Akşam sisi çökmüştü; şehrin ışıkları yanmış ama henüz tam karanlığa teslim olmamıştı. Yorgundum. Haftanın son iş gününde masamın üzerindeki dosyalar sanki bilerek ağırlaşmış gibiydi. Ofisten çıkarken yağmur başlamıştı. Çiseleme gibi değildi, gökyüzünün açtığı ince yarıklardan sürekli akan bir perdeyi andırıyordu.
Normalde eve hep aynı yoldan giderdim. Bu bir alışkanlık değil zorunluluktu. Rutin beni güvende hissettiriyordu. Ama bu akşam ana yolun girişinde yol çalışması olduğunu gösteren kocaman bir tabela vardı. Biriken trafikte durup tabelayı izlerken içimden söyleniyordum. Yan şeritten birkaç araba ayrılıp tali yola giriyordu ama ben o güzergâhı hiç kullanmamıştım. Karanlık, sık dönüşlü bir yoldu. Google’da bile fotoğrafı yoktu. Hangi akla hizmetse yıllardır yaşadığım semtin o köşesine bir kere bile girmemiştim. Navigasyonu açayım bari dedim. Cihazı uzun zamandır güncellememiştim; çalışsa yeterdi.
Arabanın içi loştu; gösterge panelinin soluk ışığı dışında hiçbir şey yanmıyordu. Yağmur şiddetini artırırken silecekler gecikmeli çalışan bir kalp gibi ritmik ama yetersiz hareketler yapıyordu. Normalde böyle havalarda dışarı çıkmak beni korkuturdu ama eve dönmekten başka çarem yoktu. Ekran açıldığında garip bir uğultu duydum. Yağmurun sesine verip önemsemedim. Navigasyon cihazı açılır açılmaz metalik bir “ding” sesi geldi. Adresi girdim. Ekranda tanıdık mavi ok belirdi: “Rota hesaplanıyor…” Ekran bir kez daha titreşip bu kez daha alçak bir tonda “Rota… yeniden hesaplanıyor.” diyene kadar kulağa olağan geliyordu.
Bir anlık bir elektrik parlamasıyla ekrandaki harita kırmızıya döndü. Aklım çıktı. Teknik bir hata olduğunu düşündüm. Sonuçta cihaz epeydir güncelleme istiyordu. Uzun uzun ekrana baktım. Yol gerçekten vardı ama harita güncel değildi. İki yıl önceki hali görünüyordu. Bazı binalar eksik, bazı sokaklar henüz çizilmemişti. Buna rağmen cihaz kararlı bir şekilde o rotayı öneriyordu. İçimi bir huzursuzluk kaplasa da tamam dedim kendi kendime. “Hadi eve gidelim.”
Her yağmur damlası cama vururken içimdeki huzursuzluk biraz daha büyüdü. “Burası neresi acaba?” diye mırıldandım. Sokak hiç tanıdık değildi. Navigasyon bir kez daha konuştu, bu sefer daha tok bir tonda: “400 metre sonra… sola dönün.” Sesi hiç normal değildi. Hafif bir yankı, bir metalik boğukluk vardı. Ya da ben yorgundum. Yola çıkalı on dakika olmuştu. Ana yol sağ tarafta görünüyordu. Navigasyon ısrarla sola dönün diyordu. Şaşırdım. Bir noktada ana yola yeniden sapmam gerekiyordu ama dönüş yoktu. İşten yeni çıkmanın verdiği yorgunlukla algım kavanozun dibini sıyırırken navigasyonu dinlemeyi seçtim. Vardır bir bildiği diye düşündüm. Yolun giderek daha da dar olduğunu fark edince ekrana eğildim. Bir de ne göreyim? Haritanın üzerinde parlayan kırmızı çizgi beni yine bilmediğim ve hiç kullanmadığım bir güzergâha doğru sürüklüyordu. “Saçmalıyor, şuradan geri geri döneyim bari” dedim. Ama cümleyi bitirmemle navigasyon cihazından bir klik sesi duymam bir oldu. Araba hızlanmaya başladı. Tövbe hâşâ, ecinniler bastı sandım.
Gaza basmadığımı fark ettiğim anda kalbim boğazıma kaçtı. Frene bastım ama işe yaramadı. Bildiğim tüm duaları okumaya başladım. Sonra o mekanik, sanki kasıtlı olarak duygusuz yapılmış ses duyuldu: “Rota dışına çıkmayın.” Korkudan nefesim kesildi. Direksiyonu kırıp ana yola dönmeye çalıştım. Kontrol edebildiğim tek şey oydu. Cihaz bir anda sesini yükselterek bağırdı: “Rota dışına çıkmayın.”
Bağırmak kelimesi abartı değil, inanın. Sanki hoparlörden değil doğrudan kafamın içinden geliyordu. İşte o zaman aracın direksiyonunda sert bir kilitlenme hissettim. İteledim, çektim, tekmeledim… Hiçbir etkisi olmadı. Kontrol edebildiğim tek şey de elimden alındı. Araba, cihazın çizdiği rotayı takip etmek üzere kendi kendine dönüyordu. Karanlık sokaktan çıkıp kullanılmayan eski fabrika yoluna girdik. İşte, burayı biliyordum. Şehrin dışında, trafiğin olmadığı, hatta birkaç yıldır kapalı olan dağın yamacında bir alandı. Yıllar önce büyük bir patlama olmuş, yüzlerce can heba olmuştu. Gündüz kuşağı programları uzun zaman bu olayı sofralarına meze yapmış, konuşmuştu. O günden beri buraya özellikle gelmek isteyebilecek kimseyi tanımıyordum. “Allah’ım neden ben!?” diye bağırdım ekrana doğru. Ekranda bir cümle belirdi. Piksel piksel, uğursuzca: “Güvenliğiniz için.” Deliyordum. Bunun başka bir açıklaması olamazdı.
Araba çökük bariyerlerin olduğu yokuşa doğru ilerliyordu. Aşağısı hiçlikti. Yani cihaz beni… öldürmeye çalışıyordu. Yutkundum. Can havliyle kendimi toparlamaya çalıştım. Fren yok, direksiyon yok, hızlanıyoruz. Ne yapabilirim ki? Cam… Camı kırmak? Hava yastıkları tetiklenir, zaman kaybı. Kontağı kapatmak? Az önce denedin ya akılsız, kilitli işte. Navigasyonu devreden çıkarsam?
Ne düşündüğümü anlamış gibi bir anda arabadan Mabel Matiz’in sesi yükseldi. Öyle kolaysa gel, başımdan kaldır at sevdanı. Utanmaz bir de benimle dalga geçiyordu. Ekrana uzandım. Cihaz titreşmeye başladı. Isınıyordu. O kadar ki parmaklarımı çekmek zorunda kaldım. Sanki canlı gibiydi. Böcek gibi vızıldıyordu. Arabayı durduramıyorsam da onu durduracaktım. İnat ettim. Sol çaprazdaki güç kablosuna uzandım, parmaklarım titreyerek kabloyu yakaladım ve olanca gücümle çektim. Kablo yerinden çıkmadı. Dişledim. Cihaz öfkeyle ciyakladı: “Rota dışı işlem! Rota dışı işlem!” “Sus!” dedim, kabloyu tekrar çekip kıvırarak koparmaya çalıştım. Bir anda ekran patladı. Parlak bir kıvılcım yüzüme sıçradı. Araba sarsıldı, motor öksürür gibi kusup tekledi, hız aniden düştü. Direksiyon birden boşaldı. Hemen frene asıldım. Araba bariyerlere çarpmadan birkaç metre önce çamurlu zeminde kayıp durdu. Soluk soluğa kaldım. Ellerim uyuştu. Gözlerim cayır cayır yanıyordu. Yağmurun sesi geri döndü. Sanki bütün bu olanların tek gerçek tanığı oydu.
Navigasyon kararmıştı. Kızarmış plastik kokusu burnumu yaktı. Kapıyı açtım. Yağmurun altına, karanlığa çıktım. Arabanın içinden çok kısa, boğuk bir “ding” sesi geldi. Ardından cızırtılı bir fısıltı: “Yeni rota hazırlanıyor…”