Ben Senin Resmini Sevdim

Hacer Çiftçi

Çalan telefonun sesiyle irkildi Fikret. Yıllardır tanıdığı ama sesini dahi duymadığı, buna rağmen deli gibi aşık olduğu kadın, “Geldim Fikret, nerelerdesin kuzum?” dedi. Buğulu gözlerle etrafını kolaçan etti ama göremedi Handan’ı. Yeşil bir elbise, siyah pabuçlar giyeceğim yakamda da kırmızı bir karanfil olacak demişti. Kendisi de siyah bir takım elbise giymiş, tıpkı Handan gibi o da yakasına kırmızı bir karanfil takmıştı…

Allah’ım, lütfen bir dilek hakkı daha ver bana lütfen! Önceki hikayeden kaçıp geldim, bu adamın kafasından çıkamıyorum bir türlü. Kırmızı karanfil mi kaldı? Hangi ilham perisi attı beni buraya? Şu hale bak! Bir aydır, tam bir aydır buradayım. Yazıp bitirdiğinde edebiyat dünyasında çığır açacağını düşündüğü şu hikayenin ilk paragrafı için hergün yakama karanfil takıyorum. Adım dün İlhami’ydi. Önceki gün “Severek Ayrılalım” diye bir film izlediği için o gün Cüneyt oldum. Bugün Fikret. Bu alaturka hikaye için en uygun isim Fikret ama ben çiçek sevmiyorum. Şu karanfili atıversem yakamdan?

İşte Handan! Tam üç yıldır sadece instagramda fotoğraflarını gördüğü, beğendiği, iki yıldır neredeyse hergün mesajlaştığı Handan. Neden bu kadar beklediler bu buluşma için ikisi de bilemiyor. Belki de korktular. Gerçekte karşılacakları şey onları birbirlerinin gurbetinde yaşattı. Şimdi işte karşı karşıyalar. Fikret gülümsedi. Elini uzattı Handan’a. “Merhaba Handan, hoşgeldin.” dedi. Handan etrafına baktı tekrar, yakasına baktı Fikret’in. Karanfili göremeyince bir şüphe geçti gözlerinden, “Fikret?” dedi soran bir sesle. Fikret, “Benim, tanıyamadın mı yoksa?” diye sordu. Handan, “Karanfil takacaktın yakana.” dedi. Sahi, nereye gitmişti karanfil? Fikret umursamadı bu soruyu. “Bahsettiğim çay bahçesi şurada. ayakta beklemeyelim. Bir çay içeriz, içimiz ısınır.” dedi. İleride, üzerinde plastik çiçekler bulunan, kare masaları kırmızı kareli kumaşlarla kaplanmış, beyaz sandalyeleri yer yer sararmış, küçük şirin bir çay bahçesi görünüyordu. Yan yana yürüyorlardı. İkisi de az önceki coşkudan uzaklaşmış, şimdiden biraz sıkılmış görünerek bir masaya oturdular.

İş zengin kız fakir oğlana doğru gidiyor. Kaçıp geldiğim öyküde zengin olan bendim. Ediz Hun gibi de saygılı bir huysuzluğum vardı. Fakat sevgilim olacak kız fazla anaçtı. Hayatımın bir heyecanı yoktu. Ne kadar zorlasam da yazarı heyecanlandıramadım. İşten eve evden işe bir hayata mahkum etti beni. Sonunda dayanamadım. Bana yazdığı bir iş gezisinden dönmedim. Zavallı Filiz, hâlâ benim yolumu mu bekliyor yoksa kendisinde gözü olan uzak akrabası Hayri ile evlendi mi bilmiyorum. Handan da tüm fotoğraflara filtre yapmış, yüzü çilliymiş bak.

“Bize iki çay.” dedi Fikret. Sonra yaptığı kabalığı fark edip özür diledi. “Aç mısın? ormadım kusura bakma. heyecandan aklıma gelmedi hiç.” dedi. Handan aç olmadığını söyleyince rahatladı biraz. Çaylar gelince Handan önce bardağı inceledi. Titiz birine benziyordu. Bardağı ağzına götürüp çayı beğenmediğini belli eden bir burun kıvırmayla masaya bıraktı. Fikret’in en sevdiği yerlerden birisiydi burası. O yüzden çayı beğenmediğini düşünmedi, sıcak gelmiştir diy geçti aklından. Havadan sudan konuşuyorlar, laf bir türlü mesajlarındaki coşkuya gelmiyordu. Fikret ne zaman Handan’ın gözlerine baksa Handan başka masaları izliyordu. Onun bu bakmayışları biraz canını sıksa da onu rahatça izleyebilmenin keyfini çıkarıyordu. Fotoğraflarında göründüğünden daha esmerdi Handan. boyu da daha kısaydı. Tırnakları paylaşımlarındaki kadar nizami değildi ama elleri bakımlıydı. Sanki hiç bulaşık yıkamamış, yemek yapmamış gibi narin görünüyordu elleri. Esmerdi ama pürüzsüz ve nemliydi. Tırnaklarına pembe bir oje sürmüştü. Yüzük parmağında hoş, zarif bir yüzük vardı. Bileklerine kaydı Fikret’in gözleri. Bilekleri incecikti. Birbirini tamamlayan birkaç bileklik ve bilezik vardı. Zümrüt yeşili elbise esmer tenine çok yakışmıştı. Simsiyah saçları vardı. Saçlarının bir kısmı omuzlarından göğsüne dökülmüştü. Kulağında yeşil taşlı bir küpe vardı. Her şey ince bir zevkle seçilmiş gibiydi. Handan giyeceği her şeyi ve takacağı her takıyı önceden hazırlayıp bir kombin videosu çekmişti evden çıkmadan. Akşam yayınlayacaktı çektiği videoyu. Düzenleyip uygun filtreyi bulması gerekiyordu. Bu düzenlemeler çok vaktini alıyordu.

Handan bir elini çenesine dayamış, diğer elini masaya koymuştu. Tırnaklarını hafif hafif masaya vuruyordu. Utandığını düşündü Fikret. Esasında Handan bir hayal kırıklığına uğramıştı. Fikret İnstagram’da çok fazla fotoğraf paylaşmazdı. Paylaştığı fotoğraflar da genelde karanlık, uzaktan, arkadan çekilmiş olanlardı. Beklediğini bulamadığı çok belliydi. Belli ki o, uzaktan çekilmiş bir fotoğrafı beğenip aşık olmuştu. Sık sık mesajlaşıyor olmaları da bir boşluğu dolduruyor, Handan bundan hoşlanıyordu. Göz göze gelmeme umuduyla Fikret’e baktı. Masanın altından Fikret’in beğendiği bir fotoğrafını açtı. Şimdi o fotoğrafı da beğenmediğini fark etti. Geçmeyen zaman isyan etti içinden. Fikret konuştukça şivesi, sesi, mimikleri beklemediği kadar çirkin geliyordu Handan’a.

Varoş ve çirkin olduk iyi mi? Karanfili atmak aklıma geldi ama şu kıza bir çiçek almak aklıma gelmedi. Ulan hadi ben düşünemedim. Bu romantik komedi yazar bozuntusu da düşünemedi. Oğlum Abdurrahman, kendine verdiği isimle sesleneyim, oğlum İlhan Ali Konak ben bu masadan bu kızı kandırmadan kalkmam.

“Fikret.” Fikret irkildi. Sanki başka bir yerde, içinden biriyle kavga ediyor gibi bir hâli vardı. Ne oldu der gibi şaşkınlıkla baktı Handan’a. “Ben galiba seninle konuşmaktan değil mesajlaşmaktan hoşlanıyorum. Ben seni bir resim, bir mesaj bildirim sesi olarak sevmişim gibi geliyor. Seni üzmek kırmak istemiyorum, ne zaman istersen yine yazabilirsin bana.” Fikret duyduklarından pek hoşlanmadı. Yutkundu. Ne diyeceğini bilmiyordu. “Ben bir lavaboya gitsem, ayıp olur mu sana. Dönünce konuşalım bunları.” deyip masadan kalktı. Bahçenin sonundaki lavaboya doğru yürürken Handan acaba haksızlık mı ediyorum, Fikret’i çok mu üzdüm diye düşünüyordu.

Döner miyim oğlum ben bu lavabodan? Eski hikayemi bulmaya gidiyorum. Onu bulamazsam gider kendime yeni yazar bulurum. Yeni yazar bulamazsam gıdıklarım beynini, beni Handan’dan ayıramazsın İlhan Ali.