Üç Noktanın İsyanı

Dilber Yeliz Yılmaz

Gökhan, farkında olmadan üçüncü kez aynı cümleyi yazıp siliyordu. Telefonun kırık ekranında parmak izleri yağ lekesi gibi yayılıyor, satırlar üst üste biniyordu. Gece, odanın tek ampulünden sızan sarı ışıkla beraber gittikçe daralıyordu. Duvar saati ilerlemek yerine inatla 00.14’te asılı kalıyor, saniye ibresi titreyip titreyip olduğu yere çakılıyordu. Dizlerine kadar ıslanmış, çamura bulanmış pantolonunun paçaları hâlâ ağırdı. Az önce bir apartmanın girişindeki kapıda beklemiş, o da dakikalar da sırılsıklam olmuştu. Fakat hangi kapıda, hangi girişte beklediğini bir türlü hatırlayamıyordu.

Ekrandaki mesaj kutusunda cümle tekrar belirdi:

“Sana hâlâ kızamıyorum, lütfen…”

Tam lütfen kelimesinin son harfine dokunduğunda yazılar bir anda bulanıklaştı.

Üç nokta silindi, yerine daha ağır ve dizlerinin üzerine çöken bir ifade geldi:

“Yalvarıyorum.”

Gökhan’ın boğazı düğümlendi, şaşkınlıkla:

“Ben böyle yazmamıştım ki?”

Ama parmakları o ifadeyi geri almaya cesaret edemedi.

Odasının penceresinden yıldızları incelerken camdaki yansımasını süzdü.

Sanki biri yanaklarının kenarından, kaşlarının kavisinden, göz altlarındaki mor halkaların üzerinden sert bir kurşun kalemle yeniden geçiyor ve onu daha yorgun, daha zavallı göstermeye çalışıyordu.

Gökhan, bu hâline bir parça inanıyordu elbette ama yine de düşünceleriyle içi içini kemiriyordu:

“Demek ki gerçekten böyle biriyim, iradesiz bir serseri âşık.”

Ama bir yerlerde, göğsünün tam ortasında ince bir itiraz da kıpırdanıyordu:

“Bu kadar da olamam… bu ben değilim. Ben bu kadar şuursuz, bu kadar nefsine sahip çıkamayan biri değilim.”

Gönder tuşunun üstünde asılı kalan parmağı, o ince itirazı duymuyormuş gibi yaptı.

Gökhan, telefondaki o küçük tuşa basan hareketin ona ait olmadığını ilk kez o gece fark etti.

Sabah olmadı, sadece sahne değişti. Gökhan, gözlerini her kırptığında kendini başka bir utanç anının içinde buluyordu. Bir an apartman girişindeki o kapının önündeydi; yine aynı pantolon, yine aynı ıslaklık, yine aynı cümleler boğazına düğümlenmiş hâlde bekliyordu. Sonra zemin değişti, bu kez iş yerinin koridorundaydı. Elinde kahve bardağıyla sevdiği kızın peşinden alelacele giderken ağzından dökülen sözler kulağına yabancı geliyordu:

“Ne olur bir daha konuşalım, yalvarıyorum.”

Yalvarıyorum kelimesinin yankısı duvarda sönerken sahne bir kez daha kesildi. Gökhan bu defa telefon ekranında kendi profil fotoğrafının altında açılmış upuzun bir yorum kutusunu gördü. Bir gönderinin altına titrek parmaklarıyla hangi kapının önünde beklediğini, hangi koridorda koştuğunu yazıyordu. Hangi gönderide kendini rezil ettiğini hatırlamıyordu ama hepsinde değişmeyen tek şey vardı: diz çökmüş hâli, ölçüsüz, gurursuz, dizlerine kadar çamura batmış bir âşık oluşu.

Bu döngü sürerken odadaki ayrıntılar da birer birer tuhaflaşmaya başladı. Tavandaki lambanın ışığı yazdığı cümlenin uzadıkça uzamasına paralel olarak daha çok parlıyor, kelimeleri kısalttığında soluklaşıyordu.

Duvarın dibindeki takvim yaprağı, günleri yutmuş gibi aynı tarihte takılı kalmıştı. Yalnızca Gökhan’ın rezil oluş biçimi değişiyor, takvim asla ilerlemiyordu.

Her sahnenin içinde, bir yerlerden tanıdık ama ona ait olmayan cümleler sızıyordu zihnine:

“Adını anmayacağım dedim ama hata ettim. Beni bırakma, ne olur geri dön.”

“Bir daha böyle sevemeyeceğim kimseyi.”

Gökhan irkildi, bu sözleri hiç söylemediğinden emindi ama yine de hepsi içinde dönüp duruyordu. Sanki bir yerlerden kopyalanıp onun ağzına yapıştırılmak isteniyordu. Öfkeyle dişlerini sıkarak içinden kızdı:

“Ben senin eski sevgiline atamadığın ses kaydı değilim. Senin gururun kırıldı diye benimki de un ufak olacak değil. Beni sevdiğin kadına göstermek için yazıyorsun. Bak, senin yerin burası olacaktı diyebilmek için.”

Bir noktada dayanamadı, yatağın kenarından doğrulup odanın ortasına dikildi. Sesinin nereye gideceğini bilmeden sırtını duvara yaslayıp boşluğa konuştu:

“Beni böyle yazma.”

Cümle odada yankılanmadı. Tavanda görünmeyen bir yerden, sanki birinin nefesiyle geri geldi.

Kelimeler havada asılıymış gibi hayalinde belirdi. Gökhan, titreyen eliyle o hayali cümlenin ortasına uzandı ve böyle kelimesinin üstünü çizdi. Kelime onun dokunuşuyla silindi. Fakat gözünün önünde hızla başka bir cümle belirdi:

“Yazacaksan beni böyle yaz.”

Donup kaldı. Kendi itirazının bir üst el tarafından nasıl tersine çevrildiğini, kendini savunmak için kurduğu cümlenin nasıl yeniden aleyhine yazıldığını bütün hücreleriyle hissetti.

Daha gür bir şekilde bağırdı:

“Yine mi? Yine mi boğazını düğümleyen ne varsa benim üzerimden ifade ediyorsun? Yine mi ben? Doymadın mı? Cevap ver bana?! Benim kavgam seninle. Kime diyorum?”

Derin bir nefes alıp telefonuna gömüldü. Ekranda yine o upuzun cümlenin sonunda üç küçük nokta yanıp sönüyordu. Gökhan, o üç noktayı sildi. O gece, bir öykü karakteri kendisini yazan elin kalemini ilk kez kırdı.

Kalemin kırıldığını düşündüğü anda oda da dağıldı sanki. Ampul bir kez daha titredi, ışık sönüp geri geldi. Bu kez duvarlar, yatak, pencere, hatta telefon bile eriyip boş bir sayfanın beyazlığına karıştı.

Gökhan, kendini satır aralarında duran ince bir gölge gibi hissetti. Altında, üstünde, sağında, solunda cümleler kayıyordu: yarım kalmış diyaloglar, başı yazılıp sonu silinmiş itiraflar, üzerine kalın çizgiler çekilmiş seni asla bırakmayacağımlar, özenli bir el yazısıyla eklenmiş sevda notları, mektuplar…

Bir köşede, taslak klasörü gibi duran karanlık bir yığın vardı. Çöpe atılmış mesajlar arşivi, bestelenen ama gönderilmeyen şarkı kayıtlarının dökümü… Her biri başka bir utancın kısmi suretiydi.

Gökhan yürüdükçe duygu ve düşünceler ayaklarının altında hışırdadı. Sanki kâğıdın değil kırık gururun kabuklarını çiğniyordu.

Tam o sırada tepeden, görünmeyen bir yerden ses indi metnin içine. Yorulmuş ama buyurgan bir sesti bu:

“Okur acı ister.”

Gökhan başını kaldırdı. Ses bu kez daha yakın, daha keskin konuştu:

“Gerçek aşk böyledir. Ben de böyleydim. Ben yazmasam sen yoksun.”

Gökhan’ın boğazında biriken öfke, bu sefer kelime kelime şekil alarak dışarı sızdı:

“Sen kendini gerçek sanıyorsun, beni kurgu. Oysa ikimiz de bir yaranın iki yarısıyız. Sen de beni yazmadan kendini anlatamıyorsun.”

Tam o anda, yukarıda bir yerlerde başka bir tıkırtı belirdi. Gökhan, bu sese alışık değildi. Yazarın cümlelerinin ucundan bir el daha uzandı sanki, okur acı ister ifadesinin üzerine ince bir çizgi çekildi. Okur kelimesi silinip yerine yazar kondu:

“Yazar acı ister.”

Gökhan irkildi. Onu gurursuz, iradesiz, nefsiyle baş edemeyen bir âşık gibi yazan adamın cümlelerinin de başka bir el tarafından düzeltilip kenara itildiğini gördü. Yazarın daha önce fısıldadığı ben de böyleydim serzenişinin yanına bu görünmeyen elin küçücük bir not düştüğünü fark etti:

“Sen de yazılıyorsun.”

O an kafasına dank etti. Aslında hiç kimse, tam olarak kendi kaleminin sahibi değildi. Ne o, ne onu yazan, ne de belki daha yukarıda bir yerlerde ikisini birden izleyen başkası.

Yine de bu fark ediş, Gökhan’ın eline küçük ama ağır bir özgürlük bıraktı. Silinmişler yığınının içinden kendi adının geçtiği satırlara uzandı. Altı kez gurursuz, üç kez yalvaran, sayısız kez şuursuz yazılmıştı yanına. Tek bir hamlede hepsinin üstünü çizdi ve kendinden emin bir şekilde:

“Bunları kabul etmiyorum.”

Adının yanını boş bıraktı. Cümleler birer birer dağıldı, kalem sesi uzaklaştı, klavye tıkırtısı yağmur gibi geriye çekildi.

Gözlerini yeniden açtığında odasındaydı. Telefon hâlâ komodinin üstünde duruyordu ama ekranı karanlıktı. Bildirim yoktu, sessizdi.

Bu kez elini telefona değil masasının çekmecesinden çıkardığı çizgisiz deftere uzattı. Sakinleşti, nefesini toparlayıp kalemi kavradı.

Ne ondan önce yazan adamın sesi vardı artık kulağında, ne de onun üstünde bir yerde bekleyen gölge. Sayfanın en üstüne usulca kendi el yazısıyla tek bir cümle yazdı:

“Yazarıyla kavga eden bir karakter vardı.”

Noktayı koyduğunda ilk kez hiçbir yerden üç nokta eklenmedi.

Bu kez cümlenin ilk kelimesini de son kelimesini de gerçekten o seçti.

Kendi adını kendi yazan Gökhan, ne yazardan korkar artık ne yazgıdan.