Yirmi beş sene önce bana doğmamak gibi bir seçim hakkı tanısalardı mutlaka onu seçerdim. Böylece sefil hayatımı yaşamamış olurdum. Başkalarının elindekini kıskanmaz, üç kuruş için kendimi yıpratmaz, yüzüne tükürülecek adamların elini öpmek zorunda kalmazdım. Fakat Allahu Teala uygun görüp beni o zamanlar çöplük olarak tanımladığım hayatımın içine yarattı. Bana da yalnızca yaşamak kaldı. Tabii buna yaşamak denirse.
Normalde sabah namazından sonra uyumayıp tespih çeken anamı o sabah halıda boylu boyunca uzanmış görünce aklımı yitirecek gibi olmuştum. Ardından komşuların yardımıyla ayıltmıştık ve apar topar hastaneye gitmiştik. Teşhis oldukça kötü huylu bir kitleydi. Böyle zamanlarda ilk aklıma gelen şey onun yokluğunun bendeki boşluğu hakkında olurdu. Anamsız ne yapardım? Bu düşünce daha da sert şekilde zihnimin köşelerine çarpıyordu artık. Ayyaş ruhunu arındırıp evi olduğunu hatırladığında gelen babam için bu hastalığın pek sarsıcı bir tarafı olmayacaktı. Onun için anam ha vardı ha yoktu. İkisi de aynı şeydi.
Doktorla görüştüğümüzde annemin durumu ağırlaşmadığı müddetçe kullanabileceği bir ilaçtan bahsetti. Sigorta karşılamıyormuş. Bu cümle paranız varsa sağlıklısınız gibi bir şeydi. Eczaneden ilacın fiyatının dört haneli olduğunu öğrenince mecburen ilacı alamadan evin yolunu tuttuk. Böyle bir hayatı yaşamak zorunda mıydım Allahım? Annemi halsiz, çelimsiz görmek zorunda mıydım? Elalem yanımızdan son model arabasıyla su birikintisinin üstünden hızlıca geçerken çamurlu su bile tercihen benim üstümü kirletmeyi seçmiyor, o bile adam seçiyordu.
Bir ihtimal babam olacak herifi arayıp durumu anlatmaya çalışmak istedim. Numarayı çevirdim, uzunca çaldı ve ardından tiz, şımarık, cürretkâr bir ses “Aloo şekerim, Kâzım uyuyor.” diyiverdi. Telefonu kapattım. Kanepede uzanan anama bir şey belli etmemek için bütün küfürleri içimden ettim. Sinirden kıpkırmızı oldum ve en son dayanamayıp bağıra çağıra ağlamaya başladım.
Keşke ağlamasaydım. Dağ gibi oğlu da dimdik duramayacaksa anam kime yaslanacaktı bu hayatta? Anam hasta halini unutup beni teselli etmeye çalıştı. “Boş ver oğlum, elbet bir yerden çıkar ilaç parası, Rabbim bizi yalnız bırakmaz.” Öfkeme hakim olamayıp “Bu zamana kadar neden yalnız bıraktı?” diye bağırdım anamın sıratına. O günkü bağırışımın pişmanlığı hâlâ daha benimledir.
Anamın ardımdan bu söylediğimin çok günah olduğu hakkındaki cümleleri eşliğinde evden çıktım. Nereye gideceğimi bilmiyordum, bildiğim tek şey para bulmam gerektiğiydi. Sekiz bin küsur kadar para. Mümkünse hemen. Çünkü hastalık beklemezdi.
Mahallede volta atarak ne yapacağımı düşünürken caminin önünde büyük bir kalabalık olduğunu gördüm. Biraz yaklaşıp ne olduğuna baktığımda para toplandığını anladım. Kuran kursuna yardımmış. Ben paraya bu kadar muhtaçken başka ellerden yüzlüklerin öylece kayıp gitmesi adil miydi? Ben tam öfkemi hüznüme katıp gidecekken cemaatten bir adam “Bu ayyaşın oğlu değil mi? Var git yoluna ulan. Sen de baban gibi ayyaşsındır.” diyiverdi. Ardından herkes uğultulu şekilde onayladı, yuhaladı. Onların ağzını yüzünü dağıtmak vardı ama olmazdı. Babamla aynı olmayacaktım. Arkamı dönmüş giderken kalabalıktan bir ses “Ne oluyor burada!” diye bağırdı. Herkes gibi ben de dönüp sesin olduğu yere doğru baktım. Henüz kırkına varmamış, kirli sakallı, ok gibi bakan bir adam bana doğru geliyordu. “Selamun aleyküm kardeşim” “Hayırdır sen kimsin?” Evet böylesi yumuşak davranan adama çıkışır gibi kimsin demem kabaydı ama ben de ayyaşın oğluydum.
Caminin imamıymış. Yeni gelmiş bu memlekete. Para toplayan halkı bir güzel paylayıp dağıttı. Caminin avlusunda ben, o ve bir kedi kalmıştık. Tanışmak istedi benimle. “Ben Yavuz” dedim. Sadece bu. Başka bir şey yok bilmeye layık. “Ben de Selim” dedi. “Bu caminin imamıyım. Anlat hele ne diye o adamlar sana bağırıyordu?” “Ne duyduysan o doğru işte hoca. Beni tekrar konuşturma. Benim işlerim var gideyim artık.” “Kalsaydın, bir namaz kılsaydık” dedi. “Sen kıl hoca, ben ne günah işledimse benim dualarımı kabul etmiyor.” “Hiç dua ettin mi ki?” diye sordu. Küçükken etmiştim. Anamın koynunda beraber dua eder sonra uyurduk. Kırmızı bir oyuncak araba duası ederdim. Kırmızı arabam bile olmadı. “Dua edecek zamanım yok.” dedim ve hızlı adımlarla camiden çıktım. Arkamdan “Her zaman gelebilirsin” diye seslendi. Gelemem hoca. Para bulmam lazım.
Gezmediğim kapı aramadigim iş kalmamıştı fakat babamı tanıyan insanlar bana iş vermekte çekiniyor beni de babam gibi zannediyorlardı. Sahi babam gibi miydim değil miydim bilmiyordum. Onlarca kapıdan biz başka birini isteriz dedikleri için döndüğümde bir akşam kendimi sahil kenarında o meret şişeyi içerken buldum. Anam evde hasta yatıyor bense onunla ilgilenmek yerine gecenin bu saatinde sahil kenarında kafayı buluyordum. İnsan en yukarıya çıkmak için en dibi görmeli mi bilmiyorum fakat ne olduysa o geceden sonra olmuştu. Ne yaşadığımı bile tam hatırlayamadığım bir kafayla evin yolunu tutmaya çalışırken yolları karıştırmıştım.
Benim gibi üç tane ayyaş gelip bana sataşınca iki üç yumruklaşmış üstüm başım yırtılmış halde yolumu bulmaya çalışıyordum. Sokak zifiri karanlıkken aklım başıma gelmeye başladığı esnada Allahuekber sesi kulağımı doldurdu. Caminin önünde olduğumu o an fark ettim. Selim hoca beni cami kapısının önünden görünce dehşete düşerek yanıma geldi. Ne olduğunu soruyor, hareket edemeyecek hâldeki kollarımdan tutup beni avluya götürmeye çalışıyordu. İçtiğimi anlamıştı fakat yine de beni camiye sokmakta ısrarcıydı. Günah değil miydi, anam hep böyle derdi. Fakat o an Selim hocayla bunu tartışacak halde değildim.
O gece Selim hoca caminin imam odasında bana pansuman yaptı, birkaç yiyecek yedirip karnımı doyurdu hatta kendisininkilerden giyecek kıyafet bile getirdi. Ardından sakin bir sesle “Anlat bakalım Yavuz neden bu hâldesin?” Daha fazla bana bunca iyilik yapan adama isyan ettiğim dine hizmet ediyor diye karşı koyacak değildim. Anlatmaya başladım. Babamın kim olduğunu, anamın hastalığını, babam yüzünden beni kimsenin işe almadığını. Özellikle de Allahın neden beni bu hayat için var ettiğini bilmediğimi anlattım. Nihayetinde o hoca adamdı, bu isyankârlığıma verecek bir cevabı olmalıydı. Benim de uyuşmuş beynim bunları dinlemek için oldukça boştu. Sordum “Söylesene hoca ben neden bu hayatı yaşamak zorundayım?” Bana uzunca baktı ve “Soruyu değil cevabını aramayı öğrenmen lazım.” dedi. O gece bana uzun uzun cevabı aramayı öğretti. Her soruma bir ayet veyahut hadisle cevap verdi. Nihayet dedi ki “Rabbin seni ince ince, her detayını hesaplayarak yine her detayı hesaplanmış bir dünyaya yarattı. Sen ise yaratıcınla kavga halindesin. Ama bilmelisin ki başına gelen her musibetin bir sabrı bu sabrın da bir selameti elbet vardır. Senin isyanın kalbini karartmaktan başka hiçbir işe yaramaz. Oysa sabredenler için nice mükafatlar vardır.”
Bu sözlerin ardından sabırla ilgili bazı ayetler okudu. Öyle de güzel okuyordu ki mest olmamak mümkün değildi. Söyleyecekleri bitince başımı mahcup bir şekilde öne eğip “Bana namaz kılmayı öğretir misin? Biraz unutmuşum da.” diyiverdim.
O geceden sonra Selim hoca ne anlatsa dinledim, ne işi varsa yardım ettim. Cemaatten para toplayıp anamın ilacını karşıladı, beni cemaate sevdirip bir işe girmemi sağladı ve bana laf atmaya yeltenen biri olunca beni koruyup gözetti. İsyankâr halimden kurtardı, bana ilim öğretti.
Meğer isyan ettiğim hayatımın düzen çarkları Selim hoca ile beni karşılaştırmak için yazılıyormuş, anladım. Meğer Allah kusursuz yazmış, kusur gören benmişim, anladım. Meğer isyan etmek meziyet değilmiş, sabırmış kişiyi selamete erdiren, anladım. Meğer herkesin bir yolu varmış, ben yolumun yolcusu, Selim hoca da yolumdaki hancıymış, anladım. Vesselam.