Kendini Arayış

İrem İlayda Karkı

Terkedilmiş bir barakada sonraki cinayetini planlamaktaydı. S. için bu artık bir rutin haline gelmişti. Her cinayet onun için yeni bir hikaye, hem heyecan duyduğu hem de kurbanları için üzüldüğü bir maceraydı. Evet kurbanları için üzülürdü, yine de vazgeçmezdi yolundan.

Planlama yeri olarak bu kez dağın başında bir yer seçmişti. Hep sessiz mekanları tercih ederdi. Düşüncelerine bir kuş sesinin bile karışmasına tahammül edemezdi çoğu zaman.

“Yeter be!”

Yazar kurgusuna dahil olmayan, karakterin bu sözcükleri karşısında şaşkındı.

“Anlamadım.”

“Yeter diyorum neyi anlamadın?”

“Sen nasıl, benimle böyle?”

Karakter sanki hikayesinden çıkmış yazarla karşılıklı muhabbet ediyordu. Yazar bu duruma pek de memnun olmadı.

“Bir kanalizasyondayım, bir dağın başında. Sonra bir bakmışsın mağarada! İlk insan mıyım lan ben!”

“Ee nerede yazacaktım başka? Seri katilsin sen.”

“Asıl seri kariller halkın içinde yaşar. İyi bir yazar olsaydın bunu bilirdin.”

Aslında karakter doğru söylüyordu. Neden hep ıssız yerlerdeydi ki? Mesela Dexter hep halkın arasında yaşamıştı.

“Kötü bir yazar olsaydım çok satanlarda olmazdım. İnsanlar benim kalemimi seviyor.”

“Senin kalemini değil beni seviyorlar.”

“Saçmala senin gibi bir seri katili neden sevsinler?”

“Onlara sormak lazım. Zeki olduğum içindir belki.”

“Seni zeki yazan da benim, unutma. Saçmalama artık! Yazarını beğenmeyen karakter mi olur? Ben olmasaydım sen olmazdın.”

“Onu Allah bilir. Belki olmazdım ama belki de güçlü bir kalemin elinde daha da parlardım.”

“Bak beni sinir etme seni polise yakalatırım.”

“Lütfen yakalat. Benim bu acıma bir son ver artık. Bakalım beni polise verdikten sonra sen ne yazacaksın? Kitaplarının hepsi benimle alakalı.”

“Başka bir karakter bulurum elbet. Benimle inatlaşmayan, bana laf sokmaya çalışmayan.”

“Bulursun bulursun. Dikkat et de günün sonunda vampir hikayeleri yazmaya başlama.”

Yok artık! O kadar da değildi. Nice dünya var bu dünyanın içinde. O dünyalardan birini yakalayıp kalemine misafir edebilirdi. Çok da zor görünmüyordu gözüne. Ama karakter bir konuda haklıydı. Yaklaşık on beş senedir S.’nin hikayelerini yazıyordu. Bir anda ondan vazgeçip başka bir karakter arayışına girmek risk olurdu.

“Ne istiyorsun benden?”

“Adımı, yaşamımı, karakterimi. Kendimi istiyorum.”

“Seni hiç anlamıyorum. Daha açık olabilir misin?”

“Adım bile S. benim. S. ne ya? Bir harf sadece. Bir isim istiyorum.”

“Tamam o kolay. S. olmanın sebebi gizemli kalmandı.”

“Gizemli kalmam niye önemli? Zaten beni dağın başında yazmıyor musun?”

Doğru, karakter böyle konuşunca ona hak vermişti ama karakterin hikayeye bu kadar müdahale etmesi onu rahatsız etmeye başlamıştı. Kontrolü kaybettiğini hissediyordu.

“Tamam sana bir isim vereceğiz. Oldu mu? Artık hikayeye devam etmeme izin verecek misin?”

“Hahahahahahah. Tabii ki hayır. Sadece bir isim yeterli mi sanıyorsun?”

“Daha ne istiyorsun?”

“Bir hayat. Dağ başında ya da mağarada olmak istemiyorum. Bir evim olsun, tencerede kaynayan bir aşım olsun istiyorum.”

“Biraz fazla mı duygusalsın sen?”

“Evet. Şaşırdın mı?”

“Şaşırdım. Benim yazdığım ya da yazmak istediğim karakter böyle değildi. Duygusal bir seri katil mi olur?”

“Sen hâlâ bu hikaye sadece sana ait mi sanıyorsun? Benim hiç etkim yok, sadece senin istediğin yönde mi gidiyor sanıyorsun?”

“Sanmıyorum, zaten öyle.”

Yazar o olduğuna göre bu hikâye, karakter, zaman, mekan her şey ona aitti. Kurgu da. Karakter nasıl bunun üzerinde hâk iddia edebilirdi?

“Peki bir düşün bakalım, ben konuşmaya dâhil olmadan önce benim kurbanlarıma üzüldüğümden bahsettin. Neden böyle bir şey söyledin?”

“Bilmiyorum.”

“Çünkü ben de varım. Sen istemesen de duygusalım ve artık saçma sapan cinayetler işlemekten de çok sıkıldım. Geçen bu kadar yıl sonra anladım ki adalet böyle işlemez.”

Yazar bilgisayarının başından kalkıp mutfağa yöneldi. Orada kendisine bir kahve yaptı. Bu arada düşündü. Bütün bunlar nasıl mümkün olmuştu? Kalemi, karakterin sözlerini yazarın isteği dışında yazmıştı. Yazdığı karakterlerin duyguları olduğunu bu zamana kadar fark etmemişti. Kurgu olduğunu bilince yazmak kolaydı ama gerçek gibi düşününce…

Masaya dönüp yeniden hikayesi olmaktan çıkan sohbetin başına geçti.

“Seni yazmayı bırakmamı mı istiyorsun?”

“Hayır. Beni artık daha farklı yazmanı istiyorum.”

“Nasıl?”

“Adım Sinan. Sinan’ın güzel bir hayatı olsun istiyorum. Cinayetleri işleyen değil çözen tarafta olmak istiyorum. Adaleti adil bir şekilde arayan olmak istiyorum.”

“Bu bahsettiklerini kimse okumaz.”

“Sadece okunmak için yazmak senin için bir problem değil mi?”

Noldu da bu karakter, Sinan, bir anda bu kadar aklı başında konuşmaya başlamıştı?

“Ama ben seni bir anda nasıl iyi yazmaya başlayabilirim? Bu kadar cinayet işledikten sonra insanlar senin değiştiğine nasıl ikna olacaklar?”

“Sen orasını bana bırak. Sen ilk cümleni bir yaz, sonrasını beraberce ilerleteceğiz.”

“Yeterince ikna olmadım ama tamam deneyelim. Bir de onu deneyelim.”

Yazar, sonunu kurgulamadığı bir hikayeye atlamak üzereydi. Çok mantıklı bulmasa da bu yeni hikaye onu biraz heyecanlandırmıştı.

“Sen hep benimle böyle muhabbet mi edeceksin Sinan?”

“Hayır. Direkt seninle konuşmasam da hikayeye karakterimle yön vereceğim ama.”

Bu cümleden sonra Sinan yazara başka bir cümle kurmadı. Yazar uzunca düşündü. Önceki kitaplarını kurcaladı, giriş cümlelerini okudu. Onlarla tutarsız olmadan Sinan’ın hikayesine nasıl girebilirim diye yollar aradı. En sonunda ilk cümleyi yazmayı denemenin daha iyi olacağı sonucuna vardı. Bilgisayarının başına geçti ve yepyeni bir sayfa açtı. İşte hazırdı.

Onca karanlıktan, umutsuzluktan sonra Sinan, kendine yeni bir sayfa açmaya hazırlanıyordu.