HİKAYE TUTUŞMASI
“Sarı çizgiyi geçmeyin“ ihtarından kader-i ilahiye kadar her buyruğa aynı teslimiyetle boyun eğen Sümsük Rıza’nın hikayesini yazmaya karar verdim. Eğer Rıza sümsüğü ömrünün her safhasında, hayatın her cephesinde, insan münasebetlerinin yarattığı her statükoda bu kadar sümsük olmasaydı; taze otlar arasında bulduğu sükun ile kabuğundan uğrayan tosbağacileyin bana her rast geldiğinde bir otmuşum gibi boynunu uzatıp diklenmeseydi, meccanen önüne koyduğum her çayda bir bahane bulup marazlık etmeseydi, hesap ödeyeceği tuttuğu gün parayı iki parmağıyla tutup yukarıdan önüme pike yapmak suretiyle fırlatmasaydı; ah ki o an arkamda sıktığım yumrukla gamzeli çenesi arasında ilk ülfete sebep olacakken patronum, velinimetim yakup abiyle göz göze gelmeseydik, yakup abi ekseni şaşmış sol gözüyle “kendi haline bırak, garibandır” mealince işmar etmeseydi, bu hikayeyi yazmaya karar vermezdim. Öfkeme ancak bir hikaye yazarak fasıla verebilirdim.
***
Sünepe Cihat’ı, Yakup abinin hacı baba tekkesinden ilhamla işlettiği kıraathanede tanıdım. Ayağına hızlı, eli son derece pratik, ağzı esnaf jargonuna hakim olmasına mukabil estetik ve nezaketten zerre ödün vermiyor. Tanpınar efendinin bir eliyle masaya çayı koyarken diğer elindeki gülü havuzdaki suya bırakan garsonu gibi çay dağıtırken müşteriye gülümseme ikramından geri durmuyor. Demelerine göre yurt aylıklarını ödeyebilmek için işe başlamış burada. Okul sıralarında dirsek çürüttüğünü diksiyonu ele veriyor hemen. Bir çay içimi sürede -üstelik meczup meşrep olduğum için çoğu zaman çay parası da alınmıyor benden- sürdüğüm saltanatı Cihat’ın buradaki mesaisi pekiştiriyor. Cihat çay getir! Derhal Rıza abi. Cihat al oğlum bu çayı, orta demlikten koy getir. Nasıl istersen Rıza abi. Cihat oğlum demlik altından içiyoruz diye ne sona atıyorsun bizi, ben onlardan önce geldim daha çayım gelmedi, kürkümüz mü içiyor yani çayı? Afedersin Rıza abi.
Yalnız son günlerde Cihat’ın üzerine tehlike arz eden bi sakinlik çöktü. Üç çayı tekte taşıdığı maharetli elleri devamlı yumruk halinde. Bana, tamamladığı her anını mazinin ezeli karanlıklarına gömen adama, geçmişimle ilgili tuhaf tuhaf sorular soruyor. Önünde adisyon defteri, sanki portremi çiziyormuş gibi uzaktan ikide bir bana bakarak bir şeyler yazıyor. Çok geçmeden anladım ki beni hikaye etmeye çalışıyor. Onun için hikaye yazmak sıkılmış yumruğunu çözme meselesi, benim içinse tribündeki koltuğumun hakkını verme ameliyesi.
***
Bana kalsa, kulağımda 250 cc’lik orkestrasının icra ettiği yırtan, hükmeden, ceket ilikleten motoral (bu kelimeyi ben ürettim) müziğiyle, kendimi Yakupswagen’in rüzgarına salacağım. İşte ben bana kalmadığım için bu kıraathaneyi açtım. Dileğim bir yandan maişet gailesini savarken diğer yandan insanın insana ve hayata dokunduğu bir yuva tesis etmekti. Eflatun’un akademik düsturuna haşiye babında “hesap bilen giremez” levhasını astım kıraathanenin girişine. Dünyayı kurtaracak yaşı çoktan geçmiştim, artık sadece insan ömrünün birkaç anına temas etmeyi kar sayabilirdim. Çok geçmeden mekan meczupların, delilerin, garibanların üniversite hocalarıyla, kodaman esnafla, umur görmüş devletlilerle yan yana oturduğu bir yer halini aldı. Gerçi sohbetler dünya işlerinin en magazinel, en sufli meseleleri etrafında şekilleniyordu. Fakat yine de tevatür geleneğimizi diri tutan, bu olurken de ünvanın, mal menalin, sıranın gözetilmediği bir ortam vardı kıraathanede. Herkesin bir sözü, her sözün de muhatapları vardı.
Banisi olduğum bu mekan, tıpkı ilk adımımızı attıktan sonra artık yürüyüşümüzün varlığını duymadığımız bir zembereğin kontrolüne geçmesi gibi, zamanla benim dahi müdahalemi sınırlayan, kendi kendine işleyen bir ortam doğurdu. Eskiden beri tanıştığım insanlar birbirleriyle burada ahbap olmuş, benden bağımsız kurulan bağlarla herkesin birbirine iltisak ettiği bir ağ husule gelmişti. Ben artık kendi kıraathanemde, arkadaş ve müşteri ve müdavim ayrımını yapmaktan sakındığım ilk günlerde olduğu gibi sadece hikaye anlatan kişiydim. Yakupswagen’imle (o zamanlar 110 cc’ydi) Çeçen cihadına katılmak için yola çıkmışken Bakü’den nasıl geri sektiğimi, Zo İsmail’in Alperen Ocakları’ndaki cuma sohbetini nasıl sabote ettiğini, Göynücek karayolunda tekneye çarparak nasıl zincirleme kazaya sebep olduğumu, ilh. tekrar tekrar anlattırırlardı aynı masada oturduğumuz müdavimler. Doğrusu hikaye anlatmak burada yaptığım en anlamlı iş gibi gelirdi bana, benim için bu yumruğunu çözme meselesiyle tribünden gördüklerini kaydetme ameliyesi olmanın yanında ben varım deme meşgalesiydi.
Şimdi gelelim asıl hikayeye. Cihat forvetten çıkardığı yumruğu alt kapalı tribündeki Rıza’ya aşk etmek istemiş, bunu yapmaya terbiyesi, çekingenliği, emekçiliği artık nesi müsade etmediyse çareyi Rıza’nın hikayesini yazmakta görmüş. Rıza’ysa kombine biletinin özgüveniyle ya da sadece maçı yukarılardan izlemenin verdiği hesapsız rahatlıkla kısas yolunu seçmiş. Hasılı bir hikaye atışması gündeme gelmiş.
Cihat, Yakup abi bak büyüğümsün ama benden yarattığın bir karaktermişim gibi bahsedemezsin, oğlum bi dur daha bismillah adını andım. Neyse, Rıza, Yakup abi bilirsin hürmetim sonsuz ama yaptığın iş değil. Kendinize gelin lan, Lan mı? Canın sağ olsun ağabey. Cihat, Rıza! Amacım sizi kurgumun bi parçası yapmak değil. Kendinden başkasının hikayesini yazmaya hakkın yok abi. Kardeşim bu bizzat benim hikayem. Değil abi. Ne demek değil, o zaman siz birbirinizin hikayesini yazma hakkını nereden buluyorsunuz. Önce Rıza abi başlattı Yakup abi. Ne demek Rıza abi başlattı? Benim fisebilillah içtiğim çayları lütfedermiş gibi önüme koyamazsın sen. Başına mı kaktım sanki beleş çay içmeni. Beyler, beyler, beyler! Kendi aranızda atışmayın. Bu benim hikayem ve hikayemde polemik istemiyorum. Hayır abi, hikayendeki insanlara karşı sorumlusun. İkiniz de defolun çabuk. Bu hikaye bitmeden hiçbir yere gitmeyiz. Ayrıca bu hikaye bittikten sonra ilk önce elini çekip gidecek olan sensin. Son noktayı koyacak ve hesap vermeyi bekleyeceksin. Pekala, tamam, dediğiniz gibi olsun. Madem hikaye bitmedi, o zaman hesap verme sırası bana gelmedi, siz hesap verme durumundasınız. Ne bu haliniz?
Nolacak abi! Bir sorsana şu sümsüğe hayatında itiraz ettiği bir tek kişi olmuş mu? Adam yatsıda uyuyor sabah ezanıyla kalkıyor. Neden? Uykuyu fotonlara muhalefet addediyor da ondan. Ensesine göz atana ağzındaki lokmayı çıkarıp paketliyor, bize gelince sırf emekçi olduğumuz için hor görüyor. Sana da yazıklar olsun Yakup abi, kıraathanede sorup dinlemediğin meseleyi hikayende eşeliyorsun. Yakışıyor mu sana bizi kaleminin ucunda buluşturup yüzleştirmek. Tamam uzatma, dediğin gibi bu benim hikayem, sen de kendi hikayende muhakeme edersin beni. Hiç şüphen olmasın abi, seni de bu Rıza abiyi de plongeur Orwell gibi sigaya çekeceğim.
Nankör bu nankör. Ekmek yediği işin künhüne varamamış daha. Sen çay dağıtmıyorsun oğlum, hizmet dağıtıyorsun, hizmet. Rıza, şeker kardeşim, ben söz vermeden dalma lafa. Şurada ağız tadıyla bir hikaye… Bu hikaye seni aşar abi, senin hükmün kıraathanede geçer ancak. Daha elemanının gözünü açamamışsın. Yakup abi seni neden işe aldı biliyor musun? Sanıyorsun ki yurt kiralarını ödemen için. Hayır, bu olsa olsa senin çalışma gerekçen. Beyefendisin diye, uslusun diye, halim selimsin diye. Çünkü sen bir vitrin mankenisin Cihat. Hizmet kolu, şov ve keyfe dayalıdır Cihat. Herkes çayını kahvesini evinde içer ama şovunu umuma açık müesseselerde yapar. Herkes çayını kahvesini evde içer ama keyfine amade susta bekleyen bir garsonu yoktur evde. Mali karşılığının asla tazmin etmediği bu görevi bir nevi gönüllü yapan kişiler yine umuma açık müesseselerde bulunur Cihat. Sen bu külfete boyun eğecek imaja sahipsin. Ayrıca müşteri daima haklıdır Cihat.
Rıza karakteri (!) çok ileriye gitmişti. “Orada dur Rıza abi!” diyebil… Orada dur Rıza abi! Cebinde çay parası var diye çay içme hakkını bile satın alamazsın. Evvelsi gün yan masadan sana tebelleş olan lavuk müşteri değil miydi? Üstelik senden daha yağlı da değil miydi? Yakup abi ensesinden tutup… Oğlum anlatma böyle şeyleri ulu orta, lavuğun da gururu var. Ne demek anlatma abi! Senin benim yanımda olman lazım. Ayrıca neden gurur kırıcı oluyormuş, senden sille yediği için mi? Bunu kast etmediğini biliyorum Yakup abi. Bir insan halka açık mekandan kovulmayı becerebildiyse onun için artık daha küçük düşürücü çok az şey vardır değil mi abi? Çünkü biz, çoğunun hayatta belki de saygı gördüğü tek yerde, halka açık mekanlarda müşterilerin cebindeki çay kahve parasını bekleyen biz, her şeyi sineye çekmeliyiz. Tamam Cihat’ım, tamam, oğlum madem ben müsade etmeden konuşacaksın, bari Nuri Bilge Ceylan karakterleri gibi kitabi konuşma. Falan hanımefendi burnu beş karış havada gelir oturur, çalımından yanına varılmaz, “hoş geldiniz, biraz soluklanır mısınız, yoksa bir şey alır mısınız?” Yüzüne bakmaya tenezzül etmeden yarım ağız bir şeyler mırıldanır. Müşteri olmaktan başka sıfatı nedir belli değil. Beyefendi yedi köyün ağası gibi masaya kurulur, emir yağdırır, çünkü bilir ki göreceği ihtimam bellidir. Bu ömründe bi baltaya sap olamamış, cami önünde mendil açan fukara-tembel kırması Rıza bana hikayesinde sünepe dedi biliyor musun Yakup abi? Bunu sen de kendine söyledin Cihat, hem de kaç gece. İçten içe inandın buna. Gördüğün muamele seni buna inandırdı.
Eğer birazcık olsun hatırım varsa artık kesin. Yoksa ne umutlarla açtığım kıraathaneye kilit vuracağım.
Neticede, hiçbir nimetin adilane taksim edilmediği bu dâr-ı dünyada bir ekmeği bölüşen insanlardık. Allah’tan tuz ekmek hakkı nedir biliyorlardı ki eteklerinden dökülen taş tınazının üstünde sendeleye sendeleye birbirlerine yaklaşıp kucaklaştılar.
***
Ön yüzünde günlük muhasebe kayıtlarını tuttuğu, arka yüzüne de hikayeler yazdığı defterin arasından altı saatlik yevmiyemi çıkarıp uzattı. Kıraathaneyi kendisi kapatmak istediğine göre kafasında yazıya dökmesi gereken bir hikaye deveran ediyordu. Veranda aydınlatmasını kapatıp çıktım. Karşı kaldırımda kendi hikayesinin önemli bir detayını teşkil eden Yakupswagen yeni silinmiş parlıyordu. Kapıdan çıkar çıkmaz elinde sarı bezle duvar dibine çömelmiş Rıza abiyle karşılaştım. Beni görünce bi gayret yekindi. Halbuki bu saatte uyuyor olmalıydı. Dipsiz, en ufak bi ifade içermeyen, bomboş gözlerine öyle dalmışım ki havada beklediğini göstermek için salladığı elini sonradan fark ettim. Ne olacağını merak ederek ben de uzattım elimi, tokalaştık. Bu davet içerikli harekete barıştan ziyade ittifak anlamı yükler gibi kuvvetlice sıkıp tarttı elimi, diğer eliyle omzuma iki kez vurdu. Caddeye çıkan köşeye kadar ellerimiz birbirine bağlı yürüyüp durduk. Omzuma tekrar iki kez vurup ayrıldı. Birkaç adım sonra gözden kayboldu.
***
Anahtarları, ön yüzünde kıraathanenin günlük hesaplarını tuttuğu, arka yüzüne de hikayeler yazdığı kırmızı ciltli defteri ve elbette Cihat’ı tutma ya da işten çıkarma salahiyetini elime verip çıktı. Arkasından ağır ağır kapıya yürüdüm. Yakup abi kaskını takıp Yakupswagen’ine atladı. Sol sinyalle “İstikamet Küba, Allaha emanet.” deyip gazladı.