Uyandı Nihan.
Hayır, olmaz. İlla ki yazacaksan beni, öyle tanrısal bakış açısı falan yok. İstemiyorum. Şurdan şuraya kıpırdamam, yazacak bir şey de bulamazsın sonra. Ben Nihan. Uyandım. Sonra da kendi irademle yataktan çıkıp günüme başladım. Beni önce yatağımı toplarken görüyorsunuz. Çünkü her sabah yatağımı mutlaka toplarım. Yalan. Hey! Benim yaşadıklarımı sen yaşa da sen topla her sabah yatağını. Ne anlamı var ki zaten? Evden bile çıkamıyorum. Senin yüzünden hep. Ne vardı başarılı bir kadın olsaydım, iyi bir aşk hayatım, belki birkaç çocuğum olsaydı? “Bu çağda yazılan öyküler modern insanın sıkışmışlıklarını, yalnızlığını anlatmalı ki okuyucu bağ kurabilsin” diye kendi yaranın dışına çıkamadan yazdığın karakterlerden biriyim ben de. Bu apartmanın duvarlarına hapsettiğin gibi zihninin duvarlarına da hapsettin beni.
Şaka yapmıştım sadece. Hem ben yapmadım. Seni hapseden ben değilim. Ama haklısın. Belki de hiç yazmamalıydım. Tamam, tamam bırakma yazmayı. Uyum sağlayacağım sana. Hem nereye gideceğini merak ediyorum bunun. Önce şimdiye kadar olanları anlatayım. Ben Arzu. Sanırım 26 yaşındayım. Bir zamanlar geçmişimi hatırlıyordum ama artık bölük pörçük ve sislerle kaplı birkaç anıdan ibaret buradan önceki hayatım. Her şey bu apartmana taşınmamla değişti. Beş yıldan fazla olmamıştır. Bir işe girmiştim. Yeni bir şehirde kendime sıfırdan bir hayat kuracağım için heyecanlanmışımdır herhalde. Belki de ailem de bu şehirdeydi ama iş yerime uzaktılar. Tam hatırlayamıyorum. Evimin bir köşesine astığım fotoğrafları olmasa yüzlerini bile hatırlamayacağım. Üç sene önceydi sanırım, gerçeklik algımın iyiden iyiye kaybolmaya başladığını fark ettiğim bir gün fotoğrafın üzerine isimlerini ve neyim olduklarını yazmıştım. Annemle babam yan yana duruyor. Babamın eli annemin belinde. Birbirlerini seviyorlar. Bir yanlarında ben varım diğer yanda abim. Hepimizin yüzünde bir neşe var. Uzun zamandır kendimi gülümserken gördüğüm tek yer o fotoğraf.
Ne oldu? Sustun? Ne oldu sence? Çektiğim acının içine bakmak ağır geldi herhalde sana. Yazamadın. Ama anlatacağım. Gitme. Çok yalnızım burada. Dile dökmek bile iyi geldi. Ailemi bir kenara bırakalım yine de. Hatırlamadığım şeylerin verdiği acı daha anlaşılmaz geliyor çünkü. Hatırladıklarımdan devam edelim. Nerede kalmıştım? İş bulmuştun. Hah, hay yaşa! Evet iş buldum ve doğal olarak bir ev aramaya başladım. Biraz merkezi olmasını istiyordum. Ama fiyatlar çok yüksekti. Ya bodrum katta, yerden 2 metre yukarıda avucum kadar penceresi olan ama merkezi bir ev tutacaktım ya da şehrin en ucuna gidecektim. Sonra bu evi gördüm. Merkezde, tramvaya yakın, üçüncü kat, eşyalı, 2+1 ve ucuz. Başta şüpheyle yaklaştım diye hatırlıyorum ama kolayca ikna oldum. Hem de ödemeyi yıllık olarak en baştan istiyorlardı. O yüzden bu kadar ucuz olması da inandırıcı geldi herhalde. Velhasıl evi tuttum. Kendime ait birkaç parça eşyamı ve koli koli kitabımı getirerek eve yerleştim.
Buranın nasıl bir yer olduğuna dair ilk ipucu evin sanki daha dün biri burada yaşıyormuş gibi olmasıydı. Tüm dolaplar doluydu. Bir insanın ihtiyacı olabilecek her şey vardı. Hepsi de oldukça yeni ve taze görünüyordu. Yine de ne olur ne olmaz diye yiyeceklerin çoğunu çöp poşetine koyup kapının önüne bırakmıştım. Tekrar mutfağa gittiğimde attığım her şeyin geri geldiğini gördüm. Koşarak kapıya çıktığımda orada hiçbir şey yoktu. Her şeyi unutsam o anki kafa karışıklığımı unutmam. Kendimi kandırmaya çalışıp yorgunluktan olduğuna inandırmıştım. Yine de tekrardan bir şeyleri atmaya cesaret edemedim.
Asıl büyük şoku sonraki sabah yaşadım. İşimin ilk günü için erkenden kalkıp hazırlanmıştım. Dış kapıya kadar herhangi bir sorun yaşamadan, biraz da apartmanı inceleyerek indim. Apartmanın demir kapısını açınca birkaç merdiven, ardından siyah bir ferforje bahçe kapısı vardı. Demir kapıdan çıkıp bahçe kapısına giden merdivenleri indim. Kapının koluna doğru uzanmıştım ki hayretle geri çekilmem bir oldu. Kapıyı açmak için hiçbir şey yoktu. Açmanın başka bir yolu olduğunu düşünüp kapının her yerini yoklamama rağmen başka bir yol da bulamadım. Kapıyı tekmeledim, ittim, çektim, bir elimle itip diğeriyle çektim ama nafile! İşe geciktiğim için kimseye rezil olmamayı umarak kapıya tırmanmaya karar verdim ama bu daha zihnimden geçerken imkansız olduğunu fark ettim. Elimle kapının üzerine uzanıp boşluk gibi görünen kısmı ittiğimde hislerimin doğru olduğunu anladım. Sanki kapının üstünde görünmez bir kalkan uzanıyordu. Dışarıya çıkmak imkansızdı.
Kendi imkanlarımla dışarı çıkamayacağımı anlayınca yaptığım ilk şey yoldan geçenlere seslenmek oldu. “Pardon”, “bakar mısınız”, “hanfendi”, “yardım eder misiniz?”,”imdat!” diye başlayıp, avazım çıktığı kadar bağırmamla devam eden seslenmelerimi kimse duymuyordu. Bir umut dönüp apartmana baktım. Kimse pencereye ya da balkona çıkmamıştı. Koşarak zilin olması gereken yere gittiğimde boş bir duvarla karşılaştım. Bir muhatap bulmam gerekiyordu. İçimde yükselen korkuyu bastırmaya çalışarak apartmana geri girdim. Girmemle az önce fark etmediğim bir şeyi fark ettim. Kapılar göstermelikti. Duvara çizilmiş resimlerden ibaretti hepsi. O anı çok canlı bir şekilde hatırlıyorum. Uyanmak için Allah’a dualar ediyor, hüngür hüngür ağlarken çığlıklar atıyor, bir yandan da deli gibi telefonumla birilerine ulaşmak için çabalıyordum. Hiçbiri işe yaramadı.
İlk birkaç gün gözüme uyku girmedi. Akla gelebilecek her türlü yolu deniyordum. Söylemekten utanıyorum ama en son pencereden atlamayı bile denedim. Olmuyordu. Görünmez bir kalkan sıkı bir elbise gibi apartmanı sarıyordu. Dışarıyı görebiliyor, duyabiliyor, havanın sıcaklığını hissedebiliyordum ancak sesimi duyuramıyor, kendimi gösteremiyordum. Günlerce banyo döşemelerinde cenin pozisyonunda ağladım, sinir krizleri geçirip evde ne varsa merdivene fırlattım, kendime zarar vermeyi denedim. Fırlatılan her şey geri geliyor, tükenen malzemeler hemen doluyor, yaralar hızla kapanıyordu. Yaşamaktan başka çarem yoktu.
Zamanla sakinleştim. Durumu kabullendim. Bir gün bir şeylerin değişeceği umuduna tutunarak günlerimi düzenlemeye başladım. Bahçe kapısının arkasındaki merdivenlerde durup gelen geçeni izlemekten keyif alır oldum. Kendi hayatımdan öyle bıkmıştım ki başkalarının hayatlarını hayal etmek için geçirdiğim saatler en mutlu olduğum anlara dönüşmüştü. Sokaktaki insanları izliyor, konuşmalarını dinliyor, tekrar tekrar geçen kişilere isimler koyuyordum. Onlar beni duymasa da arkadaş olduğumuzu düşünmekten kendimi alamıyordum. Benim bildiğim hayat artık onların günlerinin kısa bir bölümünden ibaretti. Bir adım ötemde ama benden çok uzakta akıp giden bir zamanın içinde yaşıyorlardı. İzlendiklerini bilmiyorlardı. Beni görmüyorlardı. Biri hariç.
Bunu anlatmayacağımı zannettin değil mi sevgili yazarım! Kalem sana ait diye söz de sana ait sandın. Ama biliyorsun, yaşadığım her şeyden sonra benden bunu esirgeyemezsin. Bana ses vererek bir iyilik yaptığını, elinden geleni yapmış olacağını düşündün. Belki seni affedeceğimi umdun. Kim bilir kaç kişiye daha yardım eli uzatmadın da hikayelerini yazarak vicdanını rahatlattın. Oysa ben seni bekledim. Her gün o yoldan geçtiğin saatte kapıda oldum. Bana doğru baktığında, dehşet içindeki yüzümü gördüğünü, çığlıklarımı duymasan da dudaklarımın açılıp kapanırken yardım için yakardığını anladığını, kapıya vuran ellerimden korktuğunu biliyorum. Yazdıkların benim hikayem değil, senin hikayen. Çünkü her gün yoldan geçerken gördüğün ama görmezden gelmeye çalıştığın o acı içindeki kadını zihninden atmanın başka bir yolunu bulamadın ve onun öyküsünü yazdın.