Hangi Hayat?

Halime Selcen Nazlıkaya

Beklenen gün gelip çatmıştı işte ve bütün yılının emeği olan puanları açıklanıyordu bugün. Sınava hazırlandığı süreler boyunca kafasında sadece iki bölüm dönüp duruyordu. Bugün de aynı şeyi yaşayacak mı kararsızlıkları sürer mi yoksa gelen puan neticesinde biri netleşir mi? Sabırsızlıkla bekliyordu.

Ülkü bu düşüncelerle titreyen elleriyle ÖSYM sistemine T.C. kimlik numarasını ve şifresini girdi. Odanın sessizliğini, klavyeden çıkan tıkırtılar bozuyordu. Sayfa yüklendi ve ekranda o iki can alıcı sayı belirdi:

Sayısal Puan Sıralaması: 2.890

Eşit Ağırlık Puan Sıralaması: 1.125

Ülkü ekrana baktı. O iki sayı, bütün yıl boyunca yürüdüğü patikayı bir anda bir dört yola çevirmişti. Ne bir rahatlama ne de bir pişmanlık hissediyordu; sadece devasa, felç edici bir kararsızlık. İşte bu yüzden, o mükemmel sıralamalar korkunçtu. Bu iki sıralama, Türkiye'nin en iyi okullarındaki Bilgisayar Mühendisliği ve Siyaset Bilimi bölümlerinin kapılarını sonuna kadar açıyordu. Mükemmeldi. Ve tam da bu yüzden korkunçtu . Of ya bu da ne şimdi dedi günlüğünün yazarına.

Ne var Ülkü? İkisi de şahane sıralamalar. Başkası olsa şuan havalara uçardı. Ama senin buna ihtiyacın vardı. O dramatik kararsızlığı yaratmak için sana ihtiyacın olan her şeyi verdim.

Ama bu gerçekçi değil! Bütün yıl sayısala daha çok çalıştım, eşit ağırlık sıralamam sayısaldan nasıl daha iyi çıktı? Bu ne saçmalık? Herkes de benim gibi sorgulayacak.

Hayır, sorgulamayacak. Onlar, senin o gizli, doğuştan gelen sözel yeteneğini sevecek. Unutma, sen bu günlüğe sürekli Edebiyat öğretmeninin seni hep eşit ağırlığa zorladığını yazdın. Bu, senin içindeki ikinci, bastırılmış kimliğin uyanışı!

Bu, kötü yazılmış bir gerilim filmi klişesinden başka bir şey değil Sevgili(!) günlüğüm. Benim eşit ağırlık derslerine haftada iki saat baktığımı da senden iyi kimse bilemez. Birinci bin yüz yirmi beşinci sıra, iki saatlik çalışmayla gelmez! Sıralamalarım değişse! Sayısal 500, Eşit ağırlık da 7.000 olsa her şey ne kadar da kolaylaşır. Bu durumda Bilgisayar Mühendisliği'ne gitmek zorunda kalırım.

Ne? O zaman hikâye biter! Benimle bir daha görüşmezsin. Sen kolay yolu seçmiş olursun. Oysa ben senin iki muhteşem kapı arasında, hangi hayatı yaşayacağına karar veremeyişini yazmak istiyorum!

Ülkü artık kontrolü kaybedip günlüğünün yazarıyla kavge etmeye başladığını işte şimdi anlıyordu.

Peki, madem öyle. O zaman ortamı karıştırın bakalım yazar bey. Hemen şimdi annem arayıp o meşhur "Bilgisayar Mühendisliği'nin geleceği" konuşmasını yapsın da hepimiz rahatlayalım.

Güzel, tabiki arayalım. Ama konuşmayı ben yazacağım.

Telefondan gelen ses neşe doluydu. “Tebrikler canım! Babanla hemen baktık. Sayısal'da da harikasın. Ama bak, Eşit Ağırlık sıralaman inanılmaz. Bütün o romanları, felsefe kitaplarını boşuna okumadın demek ki!” Ülkü yazarının günlüğünden gülümsemesini görmezden gelerek annesine “Ne yani anne, Bilgisayar Mühendisliği okumamı istemiyor musun?” diye sordu.

-Hayır hayatım, tabii ki istersen oku! Ama şöyle düşünmek gerekmez mi? O sıralama ile Hukuk bile yazabilirsin. Hukuk okuyup Bilgisayar Mühendisliği'nden yazılım hukuku dersleri alarak, geleceğin en değerli avukatı olursun. İki alanı birden fethetmek varken, neden kendini tek bir kutuya kilitleyesin ki? Ülkü içinden ‘Of ne şahane nur topu gibi bir bölüm daha eklendi aramıza’ diye düşünüyordu şimdi de.

Ülkü günlüğünün kapağını sinirle kapatırken “Gördünüz mü? Karakterimi benden daha iyi kullanıyorsunuz. Şimdi ne yapacağım? Hukuk, Siyaset, Mühendislik... Üç baş döndürücü yol!” dedi.

Dur işte asıl hikayemiz şimdi başlıyor.

Hayır bir şeyin başladığı yok. Şimdi defteri kapatmakla kalmayıp odamdan da çıkıyorum. Ben kaçıyorum. Bu karakterin, başrol iken hem de bu kadar baskı altında kalması anlamsız. Kapıyı açıp dışarı çıkıyorum. Koşarak uzaklaşıyorum. Bu yazılanları hemen değiştirin diye yazarına emrediyordu.

Üzgünüm Ülkü. Odanın kapısı kilitli. Sen o kapıyı ancak gerçek bir karar verdiğinde açabileceksin. Bu, senin içsel hapishanen.

Ülkü sinirle kapıyı zorlasa da açılmaz.

Peki! Madem öyle! O zaman ben de senin kurallarını altüst ederim! Telefonumu atıyorum! Bilgisayarı kırıyorum! Artık hiçbir şeye karar veremeyeceğim! Ne mühendislik, ne siyaset, ne Hukuk! Senaristliğini yaptığınız hayatımı istediğiniz şekilde yaşamıyorum!

Ülkü, bilgisayarın kapağını hızla kapatır. Fakat yazarın sesi bu kez fısıltıdan sert bir emir verme tonuna geçer.

Emretme sırası yazara geçmişti. Ülkü! Yapma! Okuyucular final bekliyor! Bir sonuç olmalı defteri okuyanlar neye karar verdiğini okumalılar!

Sonuç mu? İşte sonuç: Ben bir yıl ara veriyorum! Üniversiteye de gitmiyorum. Sıralamalarımı çöpe atıyorum.

Tam o sırada, odanın ışığı söner ve sadece defterden yansıyan son bir ışık huzmesi kalır. Yazar son kozunu oynuyordur işte.

Eğer şu an bir karar vermezsen, karakterin bir boşlukta asılı kalır. Ve okuyan herkes seni unutur. Onların zihninde bitmemiş bir potansiyel olarak kalmak ister misin? Ya da... ikisini de seçebileceğin bir yol olduğunu hayal et.

Işık tekrar açılınca; Ülkü yazarının sözlerine karşılık vermeden, masadaki buruşturduğu bir kâğıt parçasını eline alıyor ve kararı üzerinde yoğunlaşmaya başlıyor. Tamam. Kararı veriyorum. Ama bu benim kararım diye yazarına meydan okumaya çalışıyor. Yazar Bey. Ben Hukuk Fakültesi'ne gidiyorum. Ama Bilgisayar Mühendisliği çift anadal programına başvuracağım.

Çift anadal mı? Hukuk mu? Bekle, bu hiç beklediğim bir cevap değildi.

Evet. İki muhteşem sıralamayı da çöpe atmıyorum. Sizin bana verdiğiniz her şeyi alıp, sizin beklemediğiniz bir karakter yaratıyorum sevgili yazar beyciğim. Şimdi beni bu odadan çıkarın. Kayıt dönemi başlıyor.

Ülkü kapının kilidinin açıldığını duydu. Hukuk'a doğru attığı ilk adım, yazarın hayal ettiği "ya Siyaset ya Mühendislik" ikileminden çok daha karmaşık ve gerçekçi bir karardı. Onu yaratanın iradesine karşı gelerek, kendi hikayesini nihayet yazmaya başlıyordu.