Mehmet efendi bahçesinden topladığı elma, fasulye ve soğanları eşeğinin iki tarafına astığı sepetlere doldurdu. Bir kısmını da yorulduğu vakit üzerine bineceği katırındaki sepetlere paylaştırdı.Yola çıktığında gün ağarmak üzereydi. Yolu uzun fakat kısa bir tepeyi aştıktan sonra yokuş aşağı idi.Her hafta olduğu yolda yiyceği azığı ve ne olur ne olmaz diye yanına aldığı tüfeğiyle beraber bu hafta da yetiştirdiği mahsülü şehir merkezinde satmak için yola koyuldu. Diğer mahsüllerinden ziyade elmalarına çok güvenir övünerek Bolu’nun en iyi elmalarını kendisinin yetiştirdiğini her fırsatta söylerdi. Şehir merkezine yaklaşık üç kilometre olan, akşamı geçireceği köye vardığında hocanın eli kulağındaydı. Akşam namazını kıldıktan sonra Hacı Şükrü’nün evine vardı. Bu ev giriş katında sakinlerinin ocak odası dediği, kazanların kaynayıp da mis kokuların sokağı sardığı, yoldan geçenleri adeta ziyafete davet eden bir evdi. Ocak odasının yanında, dışarıdan üst kata çıkılan dik bir merdiven, onun yanında da ocak odası hariç bu üç katlı yapının zeminini tamamen dolduran ahır vardı. Köylerdeki bu tip ahırlar hayvanların ısısından yararlanmak için evlerin altına yapılırdı. Ahırda ev sahibinin beslediği ve fakat sadece iki tanesine bindiği yirmi kadar at vardı.Bu savurganca tavır ev sahibinin zenginliğini gösteriyordu.
Mehmet efendi sofraya oturduğunda sofrada onun gibi yoldan gelmiş iki adam, Hacı Şükrü’nün küçük oğlu İsmail, İsmail’in oğulları Ebubekir ve Ali vardı. İsmail’in kızları yemek servisini yaptıktan sonra yemeklerini yemek için diğer odaya geçtiler. Sekiz yaşında olan Ali her hafta rızıklarına ortak olan bu adamlardan hiç hazzetmezdi. Yemek boyunca onlara sürekli tehditkar bakışlar atar ama dedesinden korkusuna hiçbir şey söyleyemezdi. Mehmet Efendi’nin sepetindeki elmalardan ve diğer iki adamın sepetindeki sevdiği meyvelerden diş kirasını almıştı bile.Karnı halihazırda doymuş olmasına rağmen dedesinin, özellikle misafirler için hazırlattığı bu mükellef ziyafeti kaçıramazdı. Yemekler yenip Hacı Şükrünün imamlığında ve minik Ali’nin gametiyle kılınan namazdan sonra misafirler odalarına çekildiler. Sağlı sollu ikişer oda ve bir tuvaletin bulunduğu ikinci kat sadece misafirlerin kullanımındaydı. Mehmet Efendi odasına girdiğinde sobanın yandığını, yatağın üzerindeki yorganın misafirin sıcak bir yatağa girmesi için sıyrıldığını fark etti. Yatağının karşısındaki yüklüğün (bel hizasında bir tahtanın altında banyo, üzerinde ise yorganların bulunduğu dolap) açık olduğunu fark etti. Sobanın üzerinde ise sabah yola çıkmadan evvel yıkanabilmesi için su dolu bir güğüm vardı. Hacı Şükrü misafirlerinin rahatını ince ayrıntılarına kadar düşünen ve bunu Allah’ın rızasından başka bir karşılık beklemeden yapan zamanında medrese görmüş bir adamdı ve bu özelliği gelecek nesillerde bütün ailesine sirayet edecekti. Küçük Ali’ye bile.
Neşe ve babası Neşe’nin öğretmen okuluna kaydını yaptırdıktan sonra yurdun henüz açılmadığını, okul kayıtların yapılıp kontenjanlar belli olduktan sonra ancak yapılabileceğini öğrendikten sonra okulun önündeki banka oturdular. Ne yapabileceklerini düşünüyorlardı. Babası ve annesi orduda terzilik yapan iki memurdu. Gelirleri o döneme göre fena değildi ancak Neşe’nin iki ağabeyinin üniversite, Neşe’nin ise lise masrafları İstanbul’a yeni taşınmış bu çift için çok fazlaydı. Babası okula ve yurda kayıt yaptırdıktan sonra akşam otobüsü ile İstanbul’a dönmeyi planlıyordu.Kara kara düşünürlerken okulun karşısındaki üç katlı binanın bahçesindeki teyzeyi fark ettiler.Bu yakınlarda bir misafirhane olup olmadığını soracaklardı. Teyzenin yanına gittiler ve durumlarını anlattılar. Daha misafirhaneyi sormadan teyze onları yurt açılana kadar misafir etmeyi teklif etti. Bu teyze Hacı Şükrü’nün kızı Nazmiye idi.Onları içeriye davet edip karınlarını doyurdu. Eşi gelene kadar onların kim olduğunu öğrendi ve kendini anlattı. Nazmiye’ nin kocası eski ormancıydı iki oğlundan küçüğü üst katlarında oturan elektrik mühendisi Ahmet’ti.Büyük oğulları ise kereste tüccarıydı ama köy hayatını sevdiği için Nazmiye’lerin köydeki eski evlerinde oturuyordu. Birkaç saat sonra da Nazmiye’nin kocası Necip amca eve geldi. Nazmiye kocasını misafirleriyle tanıştırdı. Necip uzun boylu, iri yarı, babacan bir adamdı. Neşe’nin babası bu iki yabancıya güvenebileceğini fark ettiğinde müsaade isteyip İstanbul’a döneceğini söyledi. Necip amca’nın ısrarları sayesinde bir gece kızıyla beraber orada kaldılar. Ertesi gün Neşe’nin babası çocuğunu iki yabancıya emanet ederek İstanbul’un yolunu tuttu. Neşe birkaç gün sonra yurda kaydını yaptırıp, yerleşti.Bundan sonra Neşe her hafta Necip amcaya evci çıkmak için kağıt imzalatıp onlarda kalıyor, bazen de Necip amcanın kendisiyle aynı yaştaki torunlarıyla vakit geçirmek için köye gidiyorlardı. Hatta veli toplantılarına bile Necip amca gidiyordu. Yıllar geçti Neşe’nin son senesinde öğretmen okulu normal liseye dönüştü. Öğretmen olmak için Bolu’ya gelen Neşe ünversite sınavında eczacılığı kazanarak İstanbul’a geri döndü. Fakat Necip amcası ve Nazmiye teyzesiyle onlar ölene kadar irtibatını kesmedi.
Salih amca zabıta amiri Engin’in masasına ilerlerken kendisini çok mahcup ve çaresiz hissediyordu. Salih amca yıllardır eşini birçok doktora göstermesine rağmen bir çare bulunamamıştı. Salih amcanın eşi belindeki sorundan dolayı yürüyemiyordu. Yıllarını beraber geçirdiği, çocuklarının annesi bu hale düştüğü için Salih amca çok üzgün ve bitap düşmüştü. Varını yoğunu eşinin ayağa kalkabilmesi için harcamış ancak bir arpa boyu kadar yol alamamıştı. En son çareyi Bolu’da olduğunu öğrendiği fizik tedavi alanında ün yapmış bir doktorda gördü. Doktor tetkikleri yaptı ve Salih amca’nın eşine bir aylık bir tedavi uygulayacağını ve hastanede kalması gerektiğini söyledi. Doktor bunu söyledi fakat bu süre zarfında kendisinin refakatçi olarak yatılı kalamayacağını da ekledi. Zira hastanenin yatak kapasitesi de buna uygun değildi. Eski bir zabıta olan Salih amca soluğu bu sebeple zabıta amiri Engin’in masasında aldı. Engin’e derdini anlattı ve ona yardımcı olmasını rica etti. Engin’in bu konularda yardım isteyebileceği tek bir tanıdığı vardı. Onu aradı ve amcanın durumundan bahsetti. Telefonun karşısındaki isim kereste tüccarı aynı zamanda otel sahibi Kemal’di. Daha önce Engin’in böyle bir ricasını ikiletmemiş hatta ona böyle durumları olan insanları mutlaka kendisine yönlendirmesini ısrarla rica etmişti. Kemal yaptığı işin zekatını bu şekilde verebileceğini düşünen zaten yaşadığı bölgede eli açıklığı ile bilinen bir adamdı. Hayır hasenatta ileri gittiğini düşünen yakınları onu tenkit ettiğinde. Ben camdan atıyorum Allah bana kapıdan daha fazlasını gönderiyor diye çıkışırdı. Zira o Hacı Şükrü’nün kızı Nazmiye’nin oğlu Kemal’di. Bu onun ailesinin bir mirası,adeta büyüklerine verdiği bir sözdü.
Salih amca mahcup bir edayla Kemal’in oteline gitti, odasına yerleşti. Resepsiyondaki çocuklara Kemal’i sordu. Kemal özellikle onu görmek, onu daha da mahcup hissettirmek istemiyor, mümkün mertebe ondan kaçıyordu. Yaptığını bir insanı minnet altına almak için değil Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için yapıyordu. Her akşam Salih amca eşinin yanından döndüğünde çalışanlara onu sorar, ruh halinin nasıl olduğunu öğrenmek isterdi .Çalışanlar da son günlere kadar hep onun üzgün bir ifadeyle geldiğini söylerdi. Son günlerde Salih amca daha neşeli ve enerjik görünüyordu. Sanırım tedavi sonuç vermeye başlamıştı. Bir akşam Salih amca çalışanlara ısrarla Kemal’le görüşmek istediğini söyledi. Çalışanlar bunu Kemal ‘e ilettiklerinde Kemal bu sefer Salih amcayı kırmak istemedi. Onunla lobide buluştular. Salih amca mutlulukla parlayan gözleriyle eşinin yıllardır çektiği sıkıntıdan kurtulmaya başladığını, desteksiz adımlar attığını ve yakında hastaneden çıkabileceğini söyledi. Bunu anlatırken mutluluktan ağlamaya ve Kemal’e ne kadar minnettar olduğunu söyledi. Böyle bir mutluluğun küçücük bir parçası olduğu için Kemal’de ağlamaya başladı. Ertesi gün Salih amca ayrılırken Kemal’e verilmek üzere bir kağıda telefon numarasını ve adresini yazarak otelden ayrıldı.