Sekme 1
Önce Allah’a sonra kendine emanet olan herkes bilir ki, insanın kendinden başka kimsesi yoktur. Bunu bilmeyenler, henüz bütün beklentileri boşa çıkmamış, bütün çevresinden ümidi kesmemiş, ciğerinin her bir köşesi bilfiil dağlanmamış olanlardır. Bu ahval ve şerait, kişinin derisini kalınlaştırır, gözeneklerini küçültür, kalbini katılaştırır. Öyle ki kırgınlığı durumlara ve insanlara bağlı olmaz. En az iyiliği kadar. İyi olmak için başkasına ihtiyaç duymayan insanın tamahkarlığı, kötülüğün tanımını yeniden yazdırır. Bu benim işim. Genel geçer iyilerden ve bilindik kötülerden, sistemden, sistemlilikten, polisten ve öğretmenden, bayramlarda hiç üzülmeyenlerden, ayağına taş değmeyenlerden ve şehirler içinde Ankara’dan nefret ederim. Liste yazmama da gerek yoktu. Ortalamadan, vasattan, varsayımdan, olması gerekenden, umulandan ve beklenenden ve bu kategorinin içine de giren her şeyden… evet. Nefret. Dolasıyla bunları baştan yazmak isterim. Kötü kimdir, iyinin olmadığı yerde değeri nedir? Siyaseti çekip alınca içinden, Ankara’yı Yozgat yapmayan
beni sınıfa girince karşımdaki öğrenleri ayağa kaldıran
kurallara seni uyduran, babanın koşullu sevgisinin kuvveti, sönüo yok olsa, sistemin içinde seni tutan, ne?
i
Sekme 2
Bir bebek. Gerçekten bebek. Yeni doğmuş. Ama hayret. Hiç de yeni doğmuş gibi değil. Sarı kocaman bir kafa, en az dört buçuk kilo bir beden. Bir de elma yeşili gözler. Doğar doğmaz nasıl almış bu rengi yine hayret. Baktıkça içime dolan “gözlerinin rengini benden almış belli” hissi. O esnada içimde bir yerden çıkan “kızım senin gözlerin yeşil değil ki itirazı” sonra içimin diğer tarafının “içimin yeşilini görmeyi bilmiş belli” cevabı. Bebeğin emekler pozisyonda bana bakışı. Ona bakarken adının olmadığını hatırlayışım. Sonra babasının da olmadığını fark edişim. DNA testi gerekecek diyorum. Babasının kim olduğunun ortaya çıkması için. Ama kimlere test yapılacak o da belli değil.
Sekme 3
Eylül 1998
Bir şeyler değişir elbette. Otobüs biletlerinin fiyatları, ders programı, edebiyat öğretmeni. Böyle şeyler değişebilir. Ama bir sabah kalkıp dört yıl okuyacağını düşündüğün lisenin üçüncü yılına yeni başlamışken, lisenin programının üç yıla indirildiğini yani son sınıfa başladığını öğrenmek biraz “fazla” bir değişim olur. Sonra o senenin sonunda üniversite sınavına gireceğini öğrenip şok olman yetmez, üniversite giriş sınavlarının biçimi ve soru tiplerinin değiştiğiyle de yüzleşmen gerekir. Bu da yetmez, puan hesaplama türüne getirilen meslek lisesi şerhiyle üniversiteye giriş aşamasında bir iki bölüm haricinde tercih etmek istediğin tüm bölümlerde okul puanının 0,5 yerine 0,3 ile çarpılacağını öğrenirsin. İnanır mısın bu da yetmez, liseye başörtülü devam edemeyeceğini, üniversite sınavına başörtülü giremeyeceğini, kampüs kapısı girişinden sınav giriş belgelerindeki fotoğraflarına kadar başörtülü hiç bir versiyonunun devletçe kabul edilmeyeceğini öğrenirsin.
Yani böyle olmuştu.
98 yılının Eylül ayı böyle değişikliklerle beraber gelmişti Nermin’in hayatına. Anadolu İmam Hatip Lisesi’ne beşinci sınıftan sonra girmişti. İlk sene hazırlık okumuş, üç sene orta okula devam etmişti. Lisedeki beşinci yılında lise bire başlamıştı. Liseleri dört yıldı, yani planda öyle olacaktı. Ancak 1998 yılının Eylül ayında 1999 ÖSS’sine gireceğini öğrendi. Liseye nasıl devam edecek, üniversitede hangi bölümü seçecek, dahası bir tercihte bulunabilecek kadar bir puan alabilecek miydi? Puana gelinceye kadar, acaba liseden mezun olabilecek miydi sorusu zihnini bir an olsun boş bırakmıyordu. Oysa şimdiye kadar hep mühendis olmayı hayal etmişti. Şimdi halihazırdaki hayatından, hayallerinden ve yeni koşullardan mürekkep karmaşa kalbinin içini oyuyordu. Ne olacaktı?
Şubat 2018
Nermin boğaza bakan bir kafede arkadaşlarını beklemek için masaya oturdu. FSM köprüsü kıyısındaki nadir içkisiz restoranlardan biri. Bu sebeple burayı seçmişlerdi. Yoksa servisi kötü, yiyecekler kötü, ücreti de gereksiz pahalıydı. Ama Kartal’dan arkadaşlarıyla içkili mekanda görünmeyi göze alamaz, bunu teklif dahi edemezdi. Yoksa bilmiyor muydu kendisi gibi başka arkadaşları da aslında içkili yerlere arada sırada gidiyorlardı. “Kapitalizm şekerim, oradan alma, onu alma falan diye sen özen gösteriyorsun da para kazandırdığın işletmelerin sahipleri kim ki sanki, o paralar nereye gidiyor” sorularının sonu gelmiyordu. Bunları konuşacak, tartışacak hali yoktu. Madem geniş çember ile görüşecekti, bu da göze alınırdı. Bunları düşünerek dalmış olduğu telefon ekranından Saliha’nın sesini duyarak ayrıldı. “Aleyküm Selaaaaaaaam” dedi cevaben sandalyesinden kalkarken. Sesinin coşkusunun tiz bir biçimde bu cevapla yükselmesi içini tırmaladı. “Ve rahmetullahi, ve berekatühü ve salli ve sellim aleyhi ve aleyhim tesliman kesira” falan da deseydin bari dedi içinden çiğ bir ses. “Nasılsın tatlım?” dedi Nermin kendi modunu yükseltmek için kocaman bir gülümseme ile Saliha’ya. Merve Aksak gelsin de kendinden rol öğrensindi. Öyle “şahane” oturuyordu oturduğu yerde işte. Saliha ise tam bir mıymıntı. Hoş hep böyleydi. Nermin ve on arkadaşı lise son sınıfta özel bir kız lisesine geçmişlerdi. Saliha ve bir grup kız arkadaşı İmam Hatip lisesinden ayrılmayı düşünmemişlerdi bile. Nermin taşrada bir üniversitede mühendislik okumuş, sonra İstanbula dönmüş, işe başlamış, evlenip çoluk çocuğa karışmıştı. Saliha ve taifesinin bir kısmı İlahiyat okurken bir kısmı başörtüsü sorunu dolayısıyla liseyi bile zar zor bitirmiş, üniversiteye girmeyi düşünmemişlerdi. Şimdi birçoğu evli, çoluk çocuk peşinde koşturan kadınlardı. Bazıları gönüllü olarak vakıflarda çalışıyor, bazıları 2012 sonrasında serbest hale gelen başörtüsü düzenlemesi ve katsayı sorununun ortadan kalkması sonucunda 35’inden sonra üniversite sıralarına oturmaya başlamışlardı. Favori bölümleri psikoloji. Bir saat içinde bütün masa başörtülü kadınlarla dolmuştu. Boğazdan geçen geminin düdüğü televizyonunun sesini bastırmadan evvel haber programında bir adam “Etkisi bin yıl sürecek dedileeeeerrrrrr” diye haykırıyordu.
Eylül 2038
Nermin bir düğün salonunun girişinde tek başına dikiliyordu. “Çocuğunun düğününde olsun yapman gerekeni yap” diyordu içinden bir ses eski Kocası Ahmet İnan’ı gıyabında azarlayarak. Kendi oğlunun düğününde olsun, gel ve görevini yap. Ama nerdeeeee. Allahtan sonra ancak kendine emanet olduğunu bilen her kadın kadar öfkesini alıp o anda kendisini zehirlemeyecek bir yere yerleştirmesini biliyordu. Sureti düğün salonunun giriş kapısının aynasından kendine yansıyordu. Uzun gümüş rengi elbisesi kalçalarını vurgulamak isterken göbeğini mi dışarı çıkarıyordu sanki? Bu hisle biraz yana dönüp hemen yanındaki masadan bir şey almaya çalışırmış gibi yaptı. Gözü kalçalarından başına doğru çıkarak vücudunu inceliyordu. Eşarbını kuaförde bağlatmıştı. Kuaförün bir tüy dikmediği kalmıştı. Canı sıkılıyordu. O esnada anne ile babasını kapıya doğru gelirken gördü. İnsan 57 yaşına gelse de ebeveyni yanında iken hep beş... Onları görmek kendisi için zemini daha sağlam kılar gibi oluyordu. Onlara masalarına kadar eşlik ettikten sonra kapıya tekrar dönerken yerinde Ahmet İnan’ın dikildiğini gördü. “Meğer teşrif etmiş ay bak seeeeen” diye içinden yükselen alaycı sesi, Ahmet İnan’ın elinin belinde olduğu kadını, kadının mini eteğini, abartılı saçlarını, ucuz parfümünü aynı anda fark edişiyle kısıldı. Oğlunun düğününe sevgilisi ile mi geldi? Bunu da mı yaptı bu adam?
Daha demin sağlamlaşan zemin şimdi ayağının altından çekiliyor gibi oldu. Buna izin vermek istemiyordu ama düşmeden bir yere oturmanın elinden gelebilecek en iyi şey olduğuna kanaat getirdi. Oturduğu masanın üzerinde duran şişedeki suyu açtı, bardağına doldurdu, suyu içti. Bir şeyler değişir elbette dedi içinden. Bir şeyler geçer. Otobüs biletleri, ders programları, çocukların istekleri bunlar değişebilir. Beraber yola çıktığın insanla yıllar yıllar sonra yolların ayrılabilir.
Yani böyle olmuştu.
Değişmeyen şey haksızlık. Çiğ intikamlar. 1000 yıl sürecek olan duygular.
Böyle oldu.