Çatlak Bir Miras

Halime Selcen Nazlıkaya

2020

Ege’nin ılık rüzgârı, tam yirmi yıl önce dikilmiş zeytin ağacının yapraklarını hışırdatıyordu. Çiğdem, Kaya ve çocukları, o ağacın altında, aile olmanın huzurunu yaşıyorlardı. Yirmi yıl önce dikilen o ağacın altına yerleştirdikleri taş masaya evliliklerinin onuncu yılını kutlamak üzere kurulmuşlardı.

Çiğdem, masanın üzerinde duran kenarında incecik görünmez bir çatlak olan porselen kahve fincanını özellikle bugün için seçmişti. Kenarındaki o incecik çatlak, bakışlarını mıknatıs gibi çekiyordu. Fincan ağırdı, zamanın ve sayısız kahvenin kokusunu hala taşıyordu sanki. Çiğdem ellerini çatlağın üzerinde gezdirirken uzaklara daldı.

Gözlerini kapattı; geçmiş fincanın incecik çatlağından içeri sızıp onu ele geçiren bir ışık gibiydi. Çiğdem’in hayalinde yirmi yıl öncesinin o rüzgârlı günü canlandı. Babası Tufan dedesinden kalan bu araziyi satmak üzereydi. Masada tapu belgeleri hazırdı bile. Annesi Seçil, şuan elindeki fincana babası için kahve dolduruyordu. Kararsızdı babası.

“Satmalıyız Seçil, başka türlü bir yuva kuramayız kendimize.” dedi.

Seçil fincanı eşine uzatırken “Babandan kalan tek şey bu arazi değil, Tufan. Bak, bu fincan da onun yadigârı. Bu fincan bize aşkın kusursuzlukta, mükemmellikte değil, kusurları kabul etmekte olduğunu hatırlatmıyor mu? Buradaki ağaçlarımızı satmak yerine buraya bir zeytin fidesi dikelim. Sadece o büyümesin. Aşkımızı da evlatlarımızı da burada büyütürüz. Satmayalım araziyi işte buraya bu toprağa kuralım yuvamızı.”

İşte o an zaten kararsızlıkla masada bekleyen tapu belgelerini yırttı babası. Fincanı nazikçe neredeyse üzerine titreyerek aldı. O gün zeytin ağacının fidesi dikildi ve alınan bu karar, Tufan ve Seçil’in tüm zorluklara rağmen o arazide küçük evlerini kurmasına olanak sağladı. Çiğdem hayalinde fidenin dikildiği o anı gördü. İşte öyle özeldi bu fincan, özel olduğu için güzeldi.

Çiğdem sadece o anı hayal etmekle kalmadı. O çatlak fincanın üzerindeki yarık sanki geçmişe doğru açılan bir kapıydı; anne ve babasının umutlarıyla zeytin fidesini diktiği o güne taşıdı onu. Çiğdem tekrar sımsıkı kapadı gözlerini ve çok daha geriye 1980 yılının puslu, gergin günlerine gitti. Ve tam o an, dünya birden renk değiştirdi.

O yıllarda ışıltılı bir geleceğe dair sözler değil de korku ve endişe kokan titrek fısıltılar hâkimdi. O yıl kendisinin henüz doğmadığı anne ve babasının da hayatlarının en çalkantılı dönemini yaşadığı yıldı. İlk annesi canlandı özünde. Kırk yıl sonraki haliyle değil, yirmili yaşlarının başında, küt saçlı endişeli annesi. Mutfakta sıkıyönetim ile alakalı anlatılanlara kulak kesilmişti. Radyonun sesi kısıktı sanki duvardaki sıvalar duyacak diye çekiniyorlardı. Sonra kapının yavaşça açılmasıyla babası girdi mutfağa. Her zamanki var olan neşesi sönmüş ve omuzları çökmüş bir vaziyette oturdu sandalyeye. Elinde katlanmaktan yıpranmış kenarları artık beyaz olmayan bir gazete vardı. Manşetler “12 Eylül” kelimesinin soğukluğunu taşıyordu.

Annesi eşini görünce başını salladı ve öylece kaldı. Konuşmak gereksizdi. Her şey söylenmişti ve geriye sadece bekleyiş kalmıştı. Çiğdem babasının ve annesinin gözlerine bakarken duyduğu o görünmez, sessiz çaresizliğini iliklerine kadar hissetti. Babası gazeteyi katlayarak sobanın ardındaki gizli bölmeye usulca sıkıştırdı. Ardından yavaşça eşine döndü; eli konuşmaya gerek duymadan, onun parmaklarına kenetlendi.

Çiğdem’in hayalindeki 1980’de, geleceğe yönelik tüm hayallerin üzeri kalın bir örtüyle örtülmüş gibiydi. Çiğdem bu umutsuzluğun ortasında bile anne babasının ellerinin birbirine kenetlenmesinde, kurulacak o yuvayı, dikilecek zeytin fidesini filizlendiren güçlü ve güçlü olduğu kadar da inatçı sevgiyi gördü.

Fincanın çatlağı zorlu yılların yara izi gibi görünse de o yara izi aynı zamanda hayatta kalışın ve umudun somut kanıtıydı.