1. 1985
1985 yılının serin bir sonbahar sabahıydı. Anadolu’nun küçük bir kasabasında yaşayan 12 yaşındaki Cem, okul yolunda rüzgârın savurduğu eski bir defter buldu. Defterin kapağı yıpranmış, sayfaları sararmıştı; ama üzerindeki soluk mavi kalemle yazılmış isim hâlâ okunabiliyordu: “Suna A.”. Cem bunu sıradan bir kayıp eşya sanmıştı ama defteri açtığında ilk sayfada gördüğü cümle aklını başından aldı:
“Bir gün gelecek, bu defteri bulan kişi kaderimi değiştirecek.”
Cem önce bunun bir oyun, bir hayal ürünü olduğunu düşündü. Ama sayfalar ilerledikçe defterin bir günlüğe dönüştüğü anlaşılıyordu. Suna adındaki genç kadın, 1960’ların sonunda kasabaya öğretmen olarak geldiğini, kısa sürede kasabaya alıştığını, öğrencilerine umut vermeye çalışırken kendisinin de onlardan güç aldığını anlatıyordu. Ancak zamanla defterin tonu değişiyor, Suna’nın hayatından silikleşen insanların, kasabadaki gizemli çatışmaların ve en önemlisi de ona yöneltilen haksız suçlamaların gölgesi sayfalara işliyordu.
Cem defteri okudukça hem bir hikâyenin içine çekiliyor hem de kadının başına gelenlerle ilgili gerçek bir merak duyuyordu. Bir günlüğün böylesine yarım kalmış olması onu rahatsız etmişti. Son sayfada şöyle yazıyordu:
“Eğer bu satırlar bulunursa, bilin ki ben adımı temize çıkarmak için çabaladım ama başarılı olamadım. Belki bir gün, doğru kişinin eline geçer…”
Cem defteri eve götürdü ve annesine gösterdi. Annesi önce okumak istemese de “Suna öğretmen” adı ona bir şey çağrıştırmıştı. Yıllar önce, Cem doğmadan önce, kasabada gerçekten de bir Suna öğretmen yaşamıştı. Hakkında türlü söylentiler çıkmış, bir gün ansızın ortadan kaybolmuştu. Kimi onun başka şehre tayin edildiğini, kimi haksız bir iftiraya uğradığını, kimi de daha karanlık şeyler olduğunu söylüyordu.
Cem’in merakı daha da arttı. Bu defteri kime göstereceğini düşünerek önce okul müdürüne, sonra da yaşlı tarih öğretmeni Nurettin Bey’e danıştı. Nurettin Bey, defteri görür görmez rengi attı. Çünkü yıllar önce kasabada yaşanan bir haksızlığın tanığıydı. Bir grup insanın Suna öğretmeni iftirayla sindirmeye çalıştığını, onun savunduğu bir öğrencinin zorbalığa uğramasını engellediği için hedef haline geldiğini anlatıyordu. Cem duydukları karşısında hem şaşkın hem de öfkeliydi.
Cem’in içinde artık bir sorumluluk ateşi yanmıştı. Suna öğretmenin adını temize çıkarmak için bir şeyler yapmalıydı. Defteri çoğaltmaya, doğruluğunu araştırmaya ve en önemlisi kasabadaki yetişkinlere bu olayı hatırlatmaya karar verdi. İçinde bulunduğu yaşa rağmen, tarih öğretmeniyle birlikte defterde adı geçen eski tanıkları bulmaya koyuldular.
Bu küçük çocuğun azmi kasabada yavaş yavaş bir karşılık bulmaya başladı. İnsanlar yıllardır unuttuklarını sandıkları bir gerçeğe yeniden bakmaya mecbur kaldılar. Kimi pişmanlık duydu, kimi sessiz kaldı, kimi de hâlâ inatla geçmişi konuşmak istemedi.
Ama Cem için artık dönüş yoktu. Bu defter, bir rastlantı değil; hayatının yönünü değiştirecek bir başlangıçtı. Ve yirmi yıl sonra, bu defterin izini sürerken aldığı kararlar, onun sadece kendisinin değil, ülkenin kaderini etkileyecek bir olaya dönüşecekti.
2. 2005
2005 yılında Cem artık 32 yaşında genç bir gazeteciydi. İstanbul’da büyük bir gazetede araştırmacı muhabir olarak çalışıyordu. Çocukluğunda bulduğu defter yüzünden doğruluk, adalet ve hafızayla ilgili bir hassasiyet geliştirmişti. Olayı yıllar önce bir dizi yazı ile kasabasında duyurmuş, Suna öğretmenin adının temize çıkmasına katkı sağlamıştı. Fakat aynı zamanda, güç sahiplerinin bir gerçeği nasıl saklayabileceğini de erken yaşta öğrenmişti.
Bir sabah masasının üzerinde kalın bir dosya buldu. Dosya isimsizdi fakat içindekiler ürkütücüydü: kamu kurumlarında yapılan büyük çaplı bir usulsüzlüğün belgeleri, rüşvet akışını gösteren para transfer raporları ve dahası, soruşturmayı kapatmaya çalışan etkili kişilere dair notlar. Dosyanın en son sayfasında kısa bir cümle vardı:
“20 yıl önce bir defteri buldun. Şimdi bulduğun bu dosya, o defterin devamıdır.”
Cem önce bunun bir şaka olduğunu düşündü, fakat belgeleri incelemeye başladıkça durumun ciddiyeti ortaya çıktı. Bu sefer karşısında sadece yerel bir haksızlık değil, ülke çapında bir yolsuzluk ağı vardı.
Dosyayı gazetede tartışmak istedi ancak editörü çekimser davrandı. “Bu konular çok riskli,” dedi. “Üstelik belgelerin kaynağı belirsiz.” Fakat Cem için bu bir bahane değildi. Çocukluğunda karşısına çıkan adaletsizlik karşısında sessiz kalan yetişkinleri hatırlıyordu. Bu kez aynı hataya düşmeye niyeti yoktu.
Cem bağımsız bir araştırma yürütmeye karar verdi. Eski tarih öğretmeni Nurettin Bey hâlâ hayattaydı ve üniversitede tarih danışmanı olarak çalışıyordu. Ona danıştığında, yaşlı adam uzun uzun düşündü ve şöyle dedi:
“Cem, bazı gerçekler vardır, açığa çıktığı anda bir zincir başlatır. Sen ilk halkayı yıllar önce çıkardın. Bu dosya belki de o zincirin devamı.”
Cem dosyadaki isimleri ve olay zincirlerini araştırdıkça, usulsüzlüklerin 1980’lerdeki bir eğitim projesine kadar uzandığını fark etti. O proje, Suna öğretmenin mesleğini tehlikeye sokan haksızlıkların başladığı dönemdi.
Cem artık emin olmuştu: Suna öğretmen defterinde sadece kendi hikâyesini değil, daha büyük bir karanlığın başlangıcını yazmıştı. Şimdi o karanlığın diğer ucuna gelmişti.
Bir gece ofisine döndüğünde bilgisayarının hacklendiğini gördü. Ardından bilinmeyen bir numara tarafından tehdit telefonu aldı. “Dosyayı kapat. Yoksa hayatın zorlaşır.” Tehdit açık ve ciddiydi.
Fakat Cem geri adım atmadı. Bir ay süren araştırmadan sonra haber dosyasını yayımladı. Yazı ülke çapında büyük yankı uyandırdı, soruşturma açıldı ve birçok kişi görevden alındı. Ancak bu süreçte Cem bir hedefe dönüşmüştü.
Yine de o, doğru olanı yapmıştı. Ve 20 yıl sonra, yazdığı o haber, hiç beklemediği yeni bir olayı tetikleyecek; ülkedeki gençlerin kaderini etkileyecek bir değişimin fitilini ateşleyecekti.
3. 2025
2025 yılı… Türkiye’de gençlerin sosyal adalet talepleri artmış, bilgiye erişim güçlenmiş, dijital medya ana haber kaynağı haline gelmişti. Üniversitelerde düşünce özgürlüğü üzerine tartışmalar büyürken, birçok genç, geçmişteki adaletsizlik örneklerinden ilham alıyordu.
Bu gençlerin arasında biri vardı ki, hikâyesi yıllar önce başlamıştı: Elif. Elif, 20 yaşında bir üniversite öğrencisiydi ve 2005’te Cem’in yayımladığı yolsuzluk dosyasından etkilenerek gazetecilik okumaya karar vermişti. Çocukken o haberi televizyonda babasının yanı başında izlemiş, babasının şöyle dediğini duymuştu:
“Bak kızım… Bir kişi bile doğruyu söylemekten vazgeçmezse koca ülkenin kaderi değişebilir.”
Bu cümle Elif’in zihninde yıllarca yer etmişti.
2025’te Elif, üniversitede “Toplumsal Hafıza ve Medya” konulu bir proje hazırlarken Cem’in o ünlü haberine yeniden rastladı. Fakat projeyi derinleştirirken bir şeyi fark etti: Cem’in haberinde adı geçen bazı kişiler yargılanmıştı ama yolsuzluk zincirinin bazı halkaları hâlâ karanlıkta kalmıştı. Dahası, yeni nesil bu hikâyeyi sadece yarım yamalak biliyordu.
Elif, bu boşluğu doldurmaya karar verdi. Modern dijital araçlarla hem Suna öğretmenin hikâyesini hem de Cem’in araştırmasını bir belgesel serisine dönüştürmek istiyordu. Amacı kimseyi suçlamak değil; nesiller boyunca süren sessizliklerin nasıl büyük adaletsizliklere yol açtığını göstermekti.
Belgesel hazırlık sürecinde Elif, araştırmanın izini sürerken nihayet Cem ile iletişime geçti. Cem artık kırklı yaşlarının sonunda, deneyimli ama yorgun bir gazeteciydi. Elif’le buluştuğu gün ona şöyle dedi:
“Ben hikâyeyi 20 yıl önce anlatmaya çalıştım. Ama bazı gerçekler vardır ki, yeniden anlatılmadıkça unutulur.”
Elif bu sözden çok etkilendi. Suna öğretmenin defterinden aldığı bölümleri, Cem’in dosyasını ve bugün gençlerin karşılaştığı yeni adaletsizlik örneklerini bir araya getiren güçlü bir anlatı kurdu. Belgesel yayımlandığında ülkede geniş yankı uyandırdı. Gençler geçmişteki haksızlıkları öğrenirken, öğretmenler eğitim sisteminin hatalarını tartışmaya açtı, gazeteciler etik sorumluluk üzerine konuşmaya başladı.
Belgeselin ardından ülke genelinde yüzlerce genç “Toplumsal Hafıza Kolektifi” adıyla yeni bir hareket başlattı. Hareket, unutulan adaletsizlikleri belgeleme, doğruluk ve şeffaflık mücadelesini sürdürme amacı taşıyordu.
Cem belgeseli izlediğinde gözleri doldu. Çünkü 1985’te rüzgârın önüne düşen o defter, 40 yıl sonra hâlâ ses çıkarıyordu. O küçük defter, üç farklı kuşağın vicdanında yankı bulmuş, üç büyük olayı tetiklemişti: Bir öğretmenin hak arayışı, bir gazetecinin gerçeği ortaya çıkarışı ve bir gençliğin toplumsal hafıza mücadelesi.