Kâğıtsızlar

Durdun Köyünde Bir Düğün Gecesi - İrem İlayda Karkı

Durdun Köyünde Bir Düğün Gecesi

İrem İlayda Karkı

Her düğün eğlenceli geçerdi Durdun köyünde. Halk stres yapılabilecek birçok konuyu ciddiye almaz sadece eğlencesine bakardı. Gelinliğin omzu yamuk mu olmuş, hiç problem değil. Diğer omzu da bozarlardı. Organizasyon geç mi kalacakmış, hemen telefona hoparlör bağlanır oradan eğlenilirdi. Ya da gelin düğünden mi kaçmış, yine sorun yok. Damat davetliler arasından bir kızı ikna eder onunla evlenirdi. Yok artık diyorsanız siz henüz Durdun köyüne uğramamışsınız demektir.

Ceylin ile Cüneyt’in düğünü neyseki bu sorunlardan uzak başlamıştı. Gelin de damat da düğünden kaçmayı akıllarına bile getirmemişlerdi. Çünkü çok aşıklardı demek isterdim ama konu bu değil. İkisinin de babaları köyün iki büyük ağasıydı ve tek çocukları vardı. Oturup düşünmüşler ve topraklarına yabancı biri yerleşeceğine çocuklarını birbirleri ile evlendirip topraklarını birleştirmeyi daha akıllıca bulmuşlardı. Zaten Ceylin ve Cüneyt’in de aşk çok umrunda değildi. İkisi de babalarının herhangi biri ile evlenmelerine izin vermeyeceklerini biliyordu. Bu sebeple hayat boyu birine aşık olmaya bile tenezzül etmemişlerdi. Çok çok önceleri Ceylin sadece hayalinde fakir bir gence aşık olup köyü terk ediyor ve sırf diploma olsun diye okuduğu hemşirelik mesleğini yapmaya başlıyordu. O zamana kadar hiç çalışmayıp da gece gündüz çalışmanın verdiği yorgunlukla ortada aşk meşk kalmıyor, evini, el bebek gül bebek olmayı özlüyordu. Hayali bile yetmişti böyle bir hatadan uzak kalmasına. Cüneyt için ağa, Ceylin içinse hanımağa olmak yeterliydi. En önemli problemi böylelikle geride bırakmış oldular ve kimse düğünden kaçmadı. Organizasyon düğünden bir saat öncesinde hazır bekliyordu. Gelinlik ve damatlıkta da herhangi bir problem yoktu. İki büyük ağanın düğünü olması böyle bir şeydi demek ki. Aksilikler bile gelmeye çekiniyordu. Köyün en kem gözlü kadını da düğünün başlarında böyle düşündü. ‘Bak sen şu işe, ilk defa bir düğünde hiçbir aksilik olmamış.’ dedi. Demez olaydı. Bunu demesiyle kameramanın ayağının bir santimetre büyüklüğünde ufacık bir taşa takılıp düşmesi ve düşerken kameraya bir şey olmasın diyerekten kendini değil de kamerayı korumaya çalışmasıyla ayağının kırılması bir anda oluverdi ve acilen hastaneye kaldırılması gerekti. İlk defa böyle sorunsuz bir düğüne başladıkları ve iki ağanın düğünü olduğu için halk biraz gerildi. Ama Cüneyt'in kamerayı ateş böceği bulmaya çalışan Mustafa’ya verip de gülerek oynamaya devam etmesiyle gerginlik dağıldı. Mustafa henüz dokuz yaşındaydı ve kamerayı bile zor tutuyordu. Bu köyün vurdumduymazlığını varın siz anlayın.

Ateş böceği sandığı bir böceğin peşinden koşarken bir anda eline kamera tutuşturulan Mustafa, önce ne yapacağını bilemedi. Sonra annesi koştu peşine. Oğluna laf gelmesin diye ona kamerayı nasıl tutacağını bildiği kadarıyla aktardı. Annesinin de doğru bilgiye sahip olmadığını söylememe gerek yok sanıyorum. Mustafa baktı olacak gibi değil tek koluyla kameraya sarıldı, boşta kalan eliyle de kameranın açısını yukarı ayarlamaya çalıştı. Kameranın neyi çektiği ile değil baktığı yerlerde ne gördüğüyle ilgileniyordu. Az önce kovaladığı böcek önünden geçtiğindeyse yine kayıtsız kalamadı. Ayıp olmasın diye kamerayı da bırakmadı elinden, henüz o kadar vurdumduymaz olamamıştı. Ateş böceğine benzeyen böcek önde, elinde kamerayla Mustafa arkada bir süre koştular. Kamera bu sırada ağaçları ve yeni dökülmeye başlamış olan sonbahar yapraklarını çekmişti. Böcek gözden kaybolduğunda ise Mustafa’nın ayaklarını çekiyordu, Mustafa pes edip düğüne dönmeye karar verdiğinde ise toprak yolu. Yol üzerinde kümelenmiş bir karınca topluluğunu Mustafa göremese de kamera görüyordu. Mustafa o sırada durup kaybettiği böceğe bakındığı için kamera, karıncaların bir ekmek kırıntısını yuvaya taşıdıklarını da görmüştü. Yoluna tekrar devam ettiğinde sırasıyla; hafif esen rüzgarın kaldırdığı toz kümesi, ağacın dibinde unutulan bir poşet, yere düşürülen bir yüzük ve geri kalan kısımda Mustafa’nın ayakları videoya kaydedilmekteydi.

Düğün alanına geldiğinde Mustafa, unuttuğu görevini hatırladı yeniden. Kameranın ucunu yukarıya doğru kaldırıp insanları çekmeye koyuldu. Sevdiği kişilerde kamerayı daha uzun tutuyordu. Mesela beş dakika boyunca sadece Hasibe Teyzeyi çekti. Kadıncağızın zorla gülümsemekten yanağı ağrıdı. Mustafa’nın kamera açısını tam ayarlayamadığı için sadece alnının göründüğünü bilmiyordu. Hasan Amcayı pas geçti, Nurten Teyzeyi de. Mehmet Dede ceketinin cebinden çikolata uzatınca onu pas geçemedi. Teşekkür edip kamerayı masaya bıraktı. Şimdi kameranın açısında Nurten teyzenin sırtı vardı. Rüzgarda dalgalanan eşarbı müziğin ritmiyle uyum içerisindeydi. Onun yanında oturan Ayla ile Nur ise kameranın onların seslerini kaydettiğinden habersiz Ceylin’in gelinliğinin ne kadar vizyonsuz olduğundan konuşuyorlardı. Eğer ağa kızı olmasaydı evde kalacağını, Cüneyt ile evlendiği için ne kadar şanslı olduğunu söylüyorlardı.

Mustafa çikolatasını bitirdikten sonra kamerayı tekrardan kavrayıp piste doğru yaklaştı. Onun görevini ciddiyetle yaptığını gören Cüneyt takdir amaçlı biraz harçlık verdi. Harçlığı verdikten birkaç saniye sonra Mustafa’nın gözü uçan balonlara takıldı. Neden şu arabalı olan onun olmasındı ki? Bu kez farkında olmadan kamerayı yere bırakıp baloncuya koştu. O balonuyla koşuştura dursun kameranın açısında bir karınca topluluğu vardı. İki karınca bir grup karıncanın karşısında konumlanmıştı. Bir tanesinin üzerinde beyaz pamuk vardı. Adeta gelinlik gibi duruyordu. Diğerinde ise siyah çekirdek kabuğu vardı. O da haliyle damatlığı andırıyordu. Bedava organizasyon bulmuşlar düğün yapıyorlardı. Biri izlese bu şekilde yorumlardı muhtemelen. Belgesel niteliği taşıyan bu çekimin kimse tarafından izlenmeyecek olması üzücü bir olaydı. Ceylin ile Cüneyt izlemek için kaydı açacaklardı ama Mustafa’nın ateş böceğini kovalama görüntülerinden sonra kapatıp bir daha da izlemeyi düşünmeyeceklerdi.

Mustafa balonunu yanlışlıkla uçurduktan sonra aklına kamera düşünce onu nerede bıraktığını hatırlayıp koşarak gelmişti. Neyseki düğün sonlanmak üzereydi. Bu kamera işlerinden hiç anlamıyordu ve pistte oyun oynamak varken tüm akşam bu işle uğraşmıştı. Düğün uzatmalara gidince sıkıldı ve kamerayı da alıp çimenlere uzandı. Kameranın açısı gökyüzündeydi. Köy yerinde şehirden uzakta olmanın bazı avantajları vardı. Mesela gökyüzü çok parlak olurdu. Tüm yıldızlar görülebilir ve insanlar sayarken uykuya dalabilirdi. Mustafa gibi. Mustafa rüyasında uçan balonunun üzerinde yıldızlara seyahat ederken akşamın büyük bir bölümünde peşinde koştuğu ateş böceği o sırada kameraya yaklaşmıştı. Kimsenin izlemeyeceği bu görüntülerin sonlarında ateş böceğinin dansı yer alıyordu.