Dugun_2.mp4

Dilber Yeliz Yılmaz

Halay çekecek koca koca adamlar kamerayı Sinan’ın eline tutuşturuverdiler ve hep bir ağızdan:

“Hadi oğlum başlat.”

Kamera kayışı boynuna değdi, soğuktu. Vizörde gelinin yüzünde yağmur damlacıkları titreşti. Salon sıcak ve kuruydu. Tavandaki süsler yandı söndü; ışıklar nefes alıyordu sanki. Birbirine karışan parfümlerin keskin kokusu Sinan’ın genzini yaktı, davul sesi uzaktan gelen bir ninniye döndü. Kelimeler yuvarlandı, zemindeki buğday tanelerinin arasına saklandı. Bereket olsun, gelin bolluk içinde yaşasın diye evlenen kadının kafasından doğru serpilirdi buralarda. Adamların arasında ezilmemek için çok dikkatli hareket etti. Sinan, beyaz örtülü masaların ayak hizasında yürüdü. Limonata içen parlak sivri topuklular ve kuru pasta yerken ağzından tozları dökülen bıyıklılar gördü. Kamerada ekranın sol alt köşesindeki ince çatlağı fark etti. Çatlak sanki içeriden buhar alıyor, arada bir zebra çizgileri belli belirsiz göz kırpıyordu.

“Makine böyle konuşuyor galiba.” diye düşündü.

Yakınlaştırdı. Gelinin duvağından su damlaları usul usul kaydı, gerçekteyse damla mamla yoktu. Ekran bir an sarardı, sonra soğudu. Camın arkasından dünya renk değiştiriyordu. Mikrofon, klimanın uğultusunu ninniye çevirdi. Nenni nenni, kapı önünde bekleyen adımların ritmi. Sinan başını kaldırdı, sonrasında yeniden çocuk yüksekliğine indi. Kendi yüksekliğinde her şey daha sakindi. Sağ tarafta sahnenin kenarında bir sandalye duruyordu. Boştu. Değil gibi? Sinan, ona iki kez baktı. Kadrajı kilitledi. Nefes aldı ona kadar sayarsa başı da dönmezdi. Dört, beş, altı… Sandalyede ıslak bir iz belirir gibi oldu. Yedi, sekiz. Zebra çizgileri sönüp yandı. Dokuz ve on. Vizörde avuç içi kadar kimsesiz bir gölge -kısa bir el silüeti- gezindi. Salonun geri kalanı hiçbir şey görmedi. Sinan kendi kendine sordu:

“Hava açıkken bu yağmur da neyin nesi?”

Kamerayı sandalyeye doğru tutup bekledi.

İkinci halay turunda REC yazısı kıpkırmızı yanıp sönerken Sinan damada döndü. Vizör bir an netledi, sonrasında bulanıklaştı. Damat yakasında mavi bir kuş tüyü göründü. İnce, pasparlak. Yok oluverdi. Otomatik odak, tüyü bulup kaybetti sanki. Sinan küçük elleriyle gelinin duvağına tekrardan tuttu kamerayı; damlalar ağır çekimle indi. Salonda hava hâlâ kupkuruydu.

İçinden, derinlerden, duyulmayacak kadar kısık bir yerden şu denkliği kurdu: “Yağmur = dönüş.”

Sinan’ın babası yağmurdan sonra gelirdi. Annesi şöyle demişti bir zaman:

“Baban yağmurdan sonra gelirdi, saçındaki tüyü silkerdi.”

Sinan bunu hatırladığında gölgeler yer değiştirdi. Sahneden zemine vuran gölgeler ters yönde akmaya başladı. Zaman onun için geri geri yürüdü, davul da geriye doğru vurdu. Halay çizgisinde iki kişinin arası açıldığında yerde ayakkabı izleri belirdi. Bir çift, küçük bir sıçrayışın izi gibi. Sonra silinip gitti.

Sinan tekrardan bir, iki derken ona kadar saydı; başı dönmedi.

Kamerayı yeniden sandalyeye çevirdi. Vizör, kareyi yeşil bir dikdörtgenle işaretledi; GÖRÜLDÜ yazısı belirdi ama isim yazmadı. Sinan’ın içi ürperdi çünkü videoda görünen biri salonda yoktu. Soluğunun ucunu vizöre götürür gibi hafifçe eğildi, gizlice fısıldadı:

“Baba, bak… böyle olsun, tamam mı?”

Düğün bittiğinde Sinan arka tarafta mutfağa açılan dar koridordaki küçük masaya sığındı. Ekranda REC söndü, sonra o kendi başına geri sardı. Ninni bu kez netleşti; klimanın uğultusu çekildi. Sadece kapı önünde beklenen adımların ritmi kaldı. İçeri bakan bir teyze, merakını gizleyemeyip başını uzattı:

“Şuna bakayım… Aaa, bu yağmur nereden? Montaj mı yaptınız siz oğlum?”

Sinan kadını cevapsız bıraktı. Sahnenin kenarındaki sandalye karesine döndü. Geri sarım sırasında sandalye doldu; sanki biri oturup kalkmış gibi döşemenin üstünde ıslak bir halka kaldı. Oysa oraya kimse oturmamıştı. Ekranda gelinin duvağı bir an yakın planda belirdi. Sinan’ın yüzüne benzeyen tanıdık bir yan vardı. Bu kadın onun annesiydi.

Sinan’ın göğsünün ortasında bir yerde ona kadar saymaktan daha yumuşak bir şey yayıldı. Sanki eksik olan görüntünün içinden kısa bir süreliğine yer tutmuş gibiydi.

O an, kameranın onun için tanık değil kalkan olduğunu anladı. Yavrucak gördüklerini değil dayanabilmek için görmek istediklerini kaydediyordu.

Ekranın üst köşesinde dosya adı belirdi: dugun_2.mp4.

Zebra çizgileri bir kez daha sönüp yandı, ninni kesildi. Sandalye bu kez kesin boştu. Sinan kamerayı annesinin kucağına bıraktı. Kimsenin duymadığı bir yerden, yalnızca kendisinin duyduğu bir fısıltı geçti içinden:

“Yağmur dindi.”

Yağmur dindi; babasının yeri artık içindeydi.