Cin Düğünü

Hacer Çiftçi

Türkiye’nin Almancısı, Almanya’nın yabancısı Hikmet, elinde bir video kaset ile kapıdan içeri girdi. Çiçekli gömleğinin üstten üç düğmesi açıktı ve kıllı boynunda altın bir kolye vardı. Büyük tokalı kemerini iyice sıkmış, göbeği kemerin üstünden beni kurtarın der gibi sarkmıştı. Kolunda altın kaplama bir saat, serçe parmağında altın bir yüzük, yüzük parmağında kocaman tuğralı başka bir yüzük daha vardı. Gıcır gıcır siyah deri ayakkabısının parlaklığı ortalama esmerlikte biri için ayna görevi üstlenebilirdi. Jöleli saçları özenti bir gençlik izlenimi veriyordu. Her haliyle beni görün diye bağıran bu sonradan görme adam, her zamanki özgüvenli ve kibirli duruşundan uzak, üstten bakışı yerlere düşüp korkuya bulanmış halde odadakilere bakıyordu. Nefes nefeseydi. Alnından boncuk boncuk terler akıyordu. Elindeki kaseti sallıyor, bir şeyler anlatmaya çalışıyordu ama sesi çıkmıyordu. “Tövbe estağfurullah!” diye yerinden kalktı Bayram Efendi.

Bayram Efendi, köyün ağası gibi bir şeydi. Ağalık çoktan kalkmış ama kodamanlık baki kalmıştı onda. Yıllardır çektiği sıkıntılar dik başını biraz düşürmüşse de sert bakışları, tok sesi ve bilmişliği ile sözü hâlâ dinleniyordu. “Ne oluyor Hikmet hayır mı şer mi, deyiver. Korkutma adamı ya Hû!” dedi. Hikmet kekelemeye devam edince okkalı bir tokat atıp, “Şuna bir su getirin!” diye kükredi. Kocaman bardakta gelen suyun birazını Hikmet’in suratına serpip, kalanını içirdi. Hikmet’i yer minderine oturtup yalvaran bir sesle ne olduğunu defalarca sordu. Başına gelecek en büyük felaketler zaten gelmişti. Yine de odaya şöyle bir göz gezdirip herkesin yerli yerinde olduğundan emin oldu. Bundan gayrısı ateş nereye düştüyse orayı yakar, Bayram Efendi en fazla elini uzatır ısınırdı. Belli belirsiz bir oh çekti ama merakından içi içini yiyordu. Hikmet gözünü Arif’e dikmiş acıyan, korkan ve sorgulayan gözlerle ona bakıyordu.

Arif, Bayram Efendi’nin gözünün nuru, evinin direği, küçük hanedanın veliahtıydı. Köşede bir mindere diz çökmüş, eline bir süpürge çöpü almış, halıya bir şeyler çizip duruyor arada bir Hikmet’e merakla bakıyor, bakışları karşılaşınca korkuyla gözünü yeniden halıya indiriyordu. Bundan 5 yıl öncesine kadar Arif dedin mi yer yerinden oynardı. Kara kaşlı kara gözlü, boylu poslu bir oğlandı. Çalışkandı, güçlüydü, yakışıklıydı. Koca tarlayı tek başına eker, biçer, döverdi. İş önünden kaçardı Arif’in. Onu gören anneler, böyle bir oğlan doğuramadım diye kendini beceriksizlikle suçlardı. Arif’i gören babalar, bir ona bir kendi oğullarına bakar, böyle bir oğlan babası olamadım diye kendinde kusur arardı. Hepsi değil tabi, bazısı da oğlu Arif gibi olamadı diye hırslanır, bir araba sopayla cezalandırırdı pısırık, zayıf, çirkin, tembel oğullarını. Arif sabah yola düşünce kızlar perde arkasından onu izler, kimi kapı önü süpürme bahanesiyle yoluna çıkar, kimi de düpedüz niyetini açık eder eline mektuplar tutuştururdu. Gel gör ki o aklını Elif’e takmıştı. Elif köyün en güzel, en alımlı kızıydı. Aslında pek öyle sayılmazdı ama Arif Elif’e gönül düşürünce köydeki herkes Elif’e başka gözle bakmaya, onun ne kadar güzel olduğunu konuşmaya başlamıştı. Daha önce Elif’e talip olmak isteyen annelerini reddeden oğlanlar başını duvarlara vuruyordu. Elif’in kalbi serçe kalbine dönmüştü, köydeki her genç kızın rüyası onun için gerçek olmuştu. Babası vermeyecek olursa kaçardı, kimsenin beklemeyeceği kadar karartmıştı gözünü.

Arif’in annesi istemeye istemeye gitti Elif’i istemeye. Elif’in annesi, kız anası, Arif’e kız veriyorum diye def çalacak sandılar ama öyle olmadı. “Bize üç gün müsaade edin düşünelim.” dedi. Üç günü beşe, beş günü on beşe çıkardı. Elif’i de kendini ağırdan satması konusunda iyice tembihledi. Sabırlar taşma noktasına gelince “Tamam.” dedi. Tatlılar yendi, şerbetler içildi, nişan takıldı, düğün bohçaları hazırlandı, gelinlik bakıldı… Kısa sürede düğün dernek kuruldu. Kızlar, hırslarından ağladıkları belli olmasın diye gözlerini sürmeleyip öyle gittiler düğüne. Analar Elif’in annesine kıskançlığa bulanmış hayranlıkla baktılar.

Her şey tamam derken Elif’in annesi kamera diye tutturdu. Köyün bu şanlı düğünü kağıt parçası birkaç fotoğrafla kalmamalıydı. Bayram Efendi ya sabır çekip Almancı Hikmet’in kapısını çaldı. Hikmet, karısı düşük yaptı diye düğüne gelemeyecekti ama kamerayı hemen çıkarıp verdi adama. Nasıl kullanılacağını da detaylıca anlattı. Anlattı anlatmasına ama kayınbaba kamera mı tutacaktı. Torunu Fatma’nın elinden tutup tekrar geldi. Hikmet aynı şeyleri bir de Fatma’ya anlattı. Fatma akıllı kızdı hemen anladı anlatılanları. Küçük bir deneme yapıp anladığını da onaylattı. Koşar adımlarla köy meydanına geldiler. Onlar geldiği gibi de tüfekler atıldı, bayrak dikilip düğün başlatıldı.

Fatma elinde kamera oradan oraya koşuyor hiçbir detay kaçırmamaya çalışıyordu. Kına yakılırken çekti. Gençler oynarken, yaşlılar sohbet ederken, Arif sabırsız sabırsız ortalarda dolanırken. Gelin alayının başına geçirdiler sonra Fatma’yı. “Herkesi, her şeyi çek, aman eksik bir an kalmasın.” diye tekrar tekrar tembihlendi. Kız evinin kapısına varıldı. Adet olduğu üzere kız evinin gençleri kapıyı kilitlemişti. Bayram Efendi cebine harçlıklarını hazırlamıştı. Bir tomar para çıkardı, gençlerin gönlünü görüp sokak kapısından içeri aldı düğün alayını. İç kapıya gelince bu defa Elif’in annesi çıktı karşılarına. “Beşi bir yerde isterim.” dedi. “Kızımın boynu boş kaldı, beşi bir yerde olmadan çıkarmam evden!” Ya sabır çekti Bayram Efendi. Nerden bulsunlar o saatte beşi bir yerdeyi. Önceden söylese hazırlardı elbette ama şimdi olacak iş değildi. Olurdu olmazdı derken ortalık karıştı. Önce anneler birbirine girdi, sonra gençler. Baktılar olacak gibi değil babalar da dahil oldu kavgaya. Yumruklar, küfürler havada uçtu. Yaşlılar gençlerin ellerinden silahları aldı. Kadınlar İnşirah okuyor, nazar oldu diye şeytanın kör gözüne lanetler gönderiyordu. Sonra birdenbire kesildi sesler. Elif duvağını kapatıp dışarı çıktı, elini annesinin göğsüne sertçe koyup çekti. Arif’in koluna girip kalabalığın önüne düştüler. Onlar önde, Fatma arkada yürüye yürüye eve vardılar. Yemekler yendi, hediyeler verildi herkes evine dağıldı. Arif ve Elif de kendi evlerindeydi fakat o gün kopan tel ahengi tümden bozmuştu. Elif, Arif’in yüzüne bakmadı o gece ve sonrasında 40 gece daha. Sonunda Bayram Efendi durumdan şüphelenip karısını gönderdi Arif’le konuşmaya. Arif dilini yutmuş gibi susuyordu. İğne ipliğe dönmüştü. Saçı başı dağılmış, insanlıktan çıkmıştı. Elif onu ne kadar istemiyorsa Arif de o kadar istemiyordu Elif’i. Annesi durumu öğrenince kendinin bile anlayamayacağı belirsizlikte bir sevinç geçti kalbinden. Yine de kurulmuş yuva bozulmasın diye 40 gün hoca hoca gezdi. Okuttu üfletti. Muskalar yaptırdı. Hatimler indirdi, olmadı. Elif’in Arif’e karşı saygısızlıkları da sabırlarını taşırınca, gelinini karşısına aldı, parmağından yüzükleri, kolundan bilezikleri çıkarıp babasının evine götürdü. Bir hengâme daha koptu ama olan da olmuştu artık. Daha iyisini bulurum sevinciyle döndü evine.

Beş yıl geçti aradan, aradığı gelini bulamadı. Elif’i başka bir köyden dul bir adama verdiler. Arif’in erkekliğinden şüpheye düşüldü. Kimse kapısından içeri almadı annesini. Arif de zaten yeniden evlenmeye niyetli değildi. Eski Arif o gün o düğünde kaybolup gitmişti. Şimdi mart kedisi gibi evin damında yatıyor; damdan güneşin doğuşunu batışını izliyordu. Tarlalarda çalışmak şöyle dursun, meyve kopardığı ağaç kısırlaşıyor bir daha meyve vermiyordu. Girdiği tarla çoraklaşıyor, ekinler kuruyordu. Su içtiği çeşmenin suyu kesiliyordu. Bayram Efendi’nin içi yanıyor ama elinden hiçbir şey gelmiyordu. Annesi ne falcı bıraktı ne hoca ama oğlunun derdine isim koyamadı.

Bir gün evde oturup sessiz sessiz birbirlerini izlerken, Hikmet nefes nefese girdi içeri. Arif, elindeki süpürge çöpüyle halıya bir şeyler çiziyordu. Bayram Efendi meraklı gözlerle Hikmet’ten bir şey duymak için sabırsızca bekliyordu. Bir bardak su içip nefesini toplayan Hikmet, sonunda elindeki video kaseti gösterdi. “Düğünden sonra Almanya’ya döndüm. Olanları biliyordum o yüzden videoyu kasete aktarmamıştım. Buraya geleceğim belli olunca ne olur ne olmaz diye, kasete alıp izleyeyim dedim Bayram Efendi.” dedi. Yanında getirdiği video çaları televizyona bağladı. Kaseti taktı. Arif gözünü televizyona dikmişti. Bayram Efendi izleyip izlememekte kararsızdı. Annesi hem merak ediyor hem de istemiyor gibi söyleniyordu. Sonunda Hikmet kumandanın oynat tuşuna bastı. İzleyin diye emir verir gibi kendinden emin geçti mindere oturdu.

Fatma, deneme yapmak için videoyu ta köyün girişinden başlatmıştı. İlkin KARALI KÖYÜ tabelası görülüyordu bu sebepten. Sonra bayrak dikme töreni, yemekler, gençlerin oyunları, yaşlıların sohbetleri. Hızlandırmasını istedi Bayram Efendi ama Hikmet hızlandırmadı. “Siz de görmüyor musunuz Ya Hû!” dedi. Neyi görecekmişiz der gibi Hikmet’e baktı hepsi birden. “Gökyüzüne bakın.” dedi. İtaat edip videodaki gökyüzüne baktılar. Göğün en tepesinden bir adam, bir salyangozun işe gitme hızıyla yere düşüyordu. Başta ne olduğunu anlamadılar. Dikkatlice bakınca bunun gerçekten insan suretinde bir şey olduğunu anladılar. Düğün boyunca gökyüzünden inişi saniye saniye çekilmişti Fatma tarafından. Fakat ne Fatma ne çektiğinin farkındaydı ne düğündekiler, gökyüzünde bir salyangozun işe gitme hızıyla yere düşmekte olan birinin. İnsanlar oynuyor, adam düşüyordu. Yemekler yeniyor, adam düşüyor; düğün alayı yürüyor adam düşüyordu. Bahçe kapısını kilitleyen gençler Bayram Efendi’yle pazarlık yaparken adam yavaşça kız evine süzüldü. İnerken gördüler ki pelerininin altında bir gelin. Siyah saçları yüzünün yanlarından upuzun sarkmış gelinliği yerlerde sürünen, genç mi yaşlı mı belli olmayan bir gelin. Gözleri simsiyah mıydı yoksa göz oyukları boş muydu belli değil. Gökten inen adam, adamların arasına karıştı, nerede olduğunu kestiremediler. Pelerinden çıkan gelin geldi Elif’in yanına oturdu. Yanına mı oturdu içine mi girdi kayboldu belli değil, artık tek gelin vardı ama bu gelin Elif mi yoksa pelerinden çıkan gelin mi anlamadılar. Ardından kalabalığa başka bir kalabalık karıştı. Düğün günü bunları kimse görmemişti ama işte videoda hepsi görünüyordu. Pelerinden çıkan gelinin annesi olduğu, Elif’in annesine olan benzerliğinden anlaşılan bir kadın Elif’in annesine yaklaşıp tam arkasına durdu. O ana kadar sakin sakin ağlayan kadının gözleri fal taşı gibi açıldı, “Beşi bir yerde isteyeceğim!” diye yekindi yerinden. Kalkıp kapıya dayandı. Sonrası kıyamet. Kavga gürültünün arasında kahkahalar atan gökten inen yeni düğün alayı. Elif annesine meydan okuyup yola düşünce onlar toparlanıp Arif ile Elif’in arkasında yerlerini aldılar. Pelerinli adam ve pelerinden çıkan gelin kol kola girip Elif ve Arif’le aynı hizada yürümeye başladılar. Birlikte yemek yediler, birlikte oynadılar. Birlikte gelin evine girdiler…

Boğazı kurudu herkesin. Gözleri yerinden uğradı. Herkes birbirine bakıyor kimse kimseyle göz göze gelmiyordu. Sonunda öksürerek boğazını temizleyip “Besmelesiz mi başladınız n’aptınız? Sizin düğünü cinler basmış Bayram Efendi!” dedi Hikmet.