Küçüklükten beri düğünleri sevdim. Her küçük kız çocuğu gibi bir gün o gelinliği benim de giyecek oluşumun hayali, en hafif tabirle başımı döndürürdü. Gittiğim her düğünden kendi düğünüm için hayal toplardım. Gelinliğim nasıl olacak, kına gecem nerede yapılacak, peki ilk dans hangi müzikle edilecek, acaba kınamı kim yakacak, ya da bindallımın rengi ne olacak? Hepsinin cevabı verilmiş, planı yapılmıştı. Öyle ki, bunlara sadece hayal deyip geçmek haksızlık olurdu. Ortada ciddi bir emek vardı. Sonunda, yıllarca bekleyip hayalini kurduğum o gün, geldi çattı.
Ama aksilikler peşimi bırakmadı. İstediğim salonda yer bulunamadı. Kınamı yakmasını istediğim Hatice teyzeye kınadan üç gün evvel inme indi. Küçüklükten beri hayalini kurduğum ilk dans müziği, tam biz sahneye çıktığımızda, düğün salonunun o gün imzaladığı telif hakları protokolü sebebiyle çalınamadı ve biz tam da o an düğün salonunun listesinden rastgele seçilen başka bir şarkı eşliğinde dans ettik. Çalınabilecek milyonlarca şarkı arasından Ümit Besen, Nikah Masası seçilmesi şaka mıydı, suikast miydi düşünecek fırsatım olmadı. Bunlar hatırladığım aksilikler. O esnada farkında olmadığım saçmalıklarla da sonradan yüzleşmem gerekecekti.
Düğünden bir hafta sonra annem bir telaş evime geldi. Zaten keyifsizim bari anama dert yanarım diye sevindim ama keyfim uzun sürmedi. Düğünde takılan altın ve takıların listesini yapmış. Ama isimsiz verilmiş dört zarf, beş altın varmış. E, elalem bize bu hediyeleri yutalım diye değil tutalım diye vermemiş miymiş? İki gün sonra herhangi birinin mahalinin altında kalırsa Allah korusunmuş. Sahipsiz altın ve paraların kimin mahali olduğunu bulmamız gerekiyormuş. İyi dedim, tamam, düğünün videosu gelecek birkaç gün içinde, videoyu dikkatle izler, oradan kimin ne taktıgını anlarız dedim. İçine su serpildi. Çay çorba sohbet muhabbet sonrası uğurladım anacağımı.
On beş gün sonra, düğünün travmaları hafiflemişken, fotoğraflar ve düğün videosunun olduğu USB kargo ile eve geldi. Heyecanla oturdum bilgisayarın başına. USB’yi taktım, çayımı elime aldım, videoyu açtım. Bir süre görüntüleri anlayamadım. Herhalde deneme yapılıyor diyerek sadece benim belimin aşağısı ve Mehmet’in bacaklarının göründüğü görüntüleri önce biraz ileri sardım. Bir şey değişmeyince, videoyu biraz daha ileri sardım. Sonra telaşla biraz daha ileri sardım ama görüntülerin saçmalığı gittikçe artmak dışında, asla değişmedi.
Şaşkınlıkla videoyu tekrar baştan başlattım. Ne düğün salonuna girişimiz ne de nikah anımız videoya alınmıştı. Video, Ümit Besen’in tiz çıkışıyla başlıyordu: “Hayalleeeer kurardııııık biz yıllar önnnceeee” ve görüntünün kadrajında sadece gelinliğimin etekleri ile Mehmetin bacakları vardı. Titreyen görüntü en ufak hareketimizde daha da sarsılıyor, zaman zaman Mehmetin ayakları bütün görüntüyü kaplıyor, sonra görüntü aniden kayıp şarkının sonuna kadar, SONUNA KADAR salonun tavanından sarkan disko topunu çekiyordu. Besenin “At artık imzanı git bir an önce” dediği esnada disko topuna daha da zoom yapılıp görüntü kesilmişti.
Sonraki sahne aniden Ankara havası ile başlıyordu. Buradaki görüntü daha da karışıktı. Eller, bacaklar, ayaklar, yerde hareket eden ışıkların peşine düşmeye çalıştığı çok belli olan kadraj bazen aniden sarsılıyor, o esnada kameraya birinin çarptığı anlaşılıyor ve arkadan “görmüyor musunuz ya” “düğünü çekiyoruz burada ya” gibi tiz bir ses duyuyordum. Takı töreninin kadrajı da farklı değildi. Herkesin ayakları ya da etekleri görünüyordu. Sırada olup da tanınabilen tek kişi, sıraya tekerlekli sandalyesinde giren Sevim Teyzeydi. Pasta kesme esnasındaki kayıtta kendimi ve kocamı değil de pastanın durduğu masanın ayaklarını izledim yedi dakika boyunca.
Üç saatlik düğünün epi topu yarım saatlik kaydı vardı. Videonun sonuna geldiğimde bunun kötü bir şaka olmasını diledim. Fotoğrafçıyı aradım, Mehmeti aradım, annemi aradım, arkadaşımı aradım, devamındaki üç gün boyunca ağladım, beş gün boyunca yattım. Yine de anlayamıyordum. Nasıl oluyor da, anlaştığımız fotoğrafçılığın video çekecek olan elemanı o gün, düğün günümde, KÜÇÜKLÜKTEN BERİ HAYALİNİ KURDUĞUM DÜĞÜN GÜNÜMDE hastalanıp gelemiyor ve bütün video kaydını alma işi, Cemile ablanın küçük kızı, HENÜZ DOKUZ YAŞINDA OLAN uyuz Hanife’ye kalıyordu?
Yıllardır hayalini kurduğum günün haline bak! Oysa düğünleri ne kadar severdim. Güzel kıyafetlerin seçilmesi, saç, makyaj, potföy çanta, topuklu ayakkabı, o ağır pafümlerin düğüne gelen diğer misafirlerin kokularıyla karışması. Takılar, takmaklar, takıştırmalar, koşuşturmalar. Kilo mu verdin senler, ne kadardır görüşemiyoruzlar, sen de mi oldun Angaralılar. Her her her detay, gitmek kadar görmek, görünmek kadar gördüklerimi incelemek. Düğün benim için sadece bir sosyal bir ritüel değil, varoluşumun parçasıydı. Düğüne gitmeyi seven bir insan değildim sadece, düğüncü bir insandım.
Küçükken gelinlikler hep dikkatimi çekmişti. Yerlere kadar uzanabilen duvakların sonunu gözümün yakalayabildiği yerden gelinin saçlarının arasına kadar takip etmeyi severdim. Gelinin saçlarının yüzünü nasıl çerçevelediği, gözleri, dudakları, makyaj dikkatimi çeker olur da bakışlarımı yüzünden alabilirsem gelinin beline iner, belinin inceliğini vurgulayan kırmızı kuşaktan sonra gelinliğin aniden aşağıya doğru devasa bir biçimde açılmasından büyülenirdim. O zamanlar, gelinlerin bu kadar büyük ve geniş etek altlarında bilmediğim bir şeyler gizlediklerini düşünürdüm. Bir düğünde bu merakıma engel olamayıp, sahne gibi bir yüksekliğe çıkmış gelin ve çevresindeki insan kalabalığının beni zaten görmemesi ve umursamamasından faydalanıp, yere çömelmiş sonra da gelinliğin eteğinin ucundan kafamı bu kabarık etek altına sokmuştum.
O neydi öyle? Başka bir dünyaya girmiş gibiydim. Tarlatan olduğunu sonradan öğreneceğim o plastikli örgülü yapı, bana çadır hissi vermiş, kimsenin bilmediği bir sırrı keşfetmişim gibi heyecanlandırmıştı. Büyülenmiştim. Ama büyülenmem uzun sürmedi. Bir el beni eteğin altından çekti, birdenbire kendimi sahnenin uzağına, annemlerin oturduğu masaya doğru sürüklenirken buldum. Gelinin kız kardeşiydi bu, gülümseyerek ama sinirli olduğunu çok iyi anladığım bir tonla anneme bir şeyler demiş ve düğünün geri kalanında annem beni yanında zaptedebilmek için baya uğraşmıştı.
Aklıma neden bu anı gelmişti? Kimdi sahiden beni sürükleyen? Zihnimden isimler geçti. Düğün sahibi Ayfer ablaydı. Ayfer ablanın çocuklarını düşündüm. Tekne kazıntısı Rıdvan’ın ablaları… Ayla. Ayla’nın büyüğü. Oydu zaten kendisini eteğin altından çeken... Neydi adı? Seniha? Sevda? Hah Saliha. O zaman gelin de Cemile abla oluyordu. Gelin Cemile abla mı oluyordu?!! Düşündükçe dehşete düşüyordum, Cemile abla. Yani Hanife de… Cemile ablanın küçük kızıydı. Bu yaşadığım da… KARMA?
Derin bir nefes aldım. Düğünleri merak eden küçük bir çocuğun ilahi süreçler çerçevesinde cezalandırılacağına inanmaktansa, “düğünlerde olur böyle şeyler” deyip geçmek içimi elbette daha fazla ferahlatacaktı. Oysa bir ihtimal daha vardı. Hanifeyi düşündüm. Sonra Ümit Besen kadar olmasa da tiz bir çıkış yaptım: “Bilirsin ne kadar görmek isteriiimmm, beyazlar içinde seni öylece”