Yıllardır hayatımın değişebileceğine dair en ufak bir düşünce geçirmedim zihnimden. Üniversite yıllarımda böyle değildim. Düzenin değişebileceğine, bizim de gençlik olarak bunun bir parçası olabileceğimize inancım tamdı. Eylemlere gidiyor, okul kulüplerinde kritik rollerde yer alıyor, benzer ideolojiler taşıdığım dergilere yazılar yolluyordum. Yaptıklarımı “gençlik hevesi” olarak görenlere de “iyi işte kendini geliştiriyor, çevre yapıyor” gibi ucuz kişisel gelişim araçlarıymış gibi değerlendirenlere de acımayla karışık bir nefretle bakıyordum. Keşke öyle kalabilseydim. Her şeyden çok isterdim bunu. Umudun olmadığı bir dünyada yaşamak beni boğazımdan sımsıkı yakalamış birini arkamdan sürükleyerek ilerlemek gibi. Ama umut numaradan sahip olabileceğin bir şey değil. Düzenin çarklarını bir kere gördün mü sokmayı planladığın çomağın sadece dayanabileceğin bir değnek olma işlevi kalıyor. Bazen o kadar bile sağlam gelmiyor göze. Yolun kenarına fırlattığın, kaybolan, zamanla toprağa karışan bir sopa haline geliyor. Benim çomağıma ne olduğunu bilmiyorum. Belki de yatağımın altına sakladım. Geceleri vücuduma batıp uykularımı kaçıran şey o belki. Bilmiyorum.
Tüm bunları neden anlatıyorum? İnanmadığımı bilin diye. Hatta dalga geçtim içimden. “Yok artık” dedim. “İnsanlar böyle saçmalıklarda ne buluyor acaba?” dedim. Belki de bu meraktı kabul etmemi sağlayan. İşten geç çıkmıştım. Patronum mesai bitişine kırk beş dakika kala iki saatlik işi kitlemiş, bugün bitmeden tamamlamamı “rica” etmişti. Kabullenmişliğin getirdiği uyuşuklukla karışık yorgunluğumu eve sürüklüyordum. Telefon çaldı. “Merhaba, sizi Hayatı Kucakla Kişisel Gelişim Merkezi’nden Ebru ben. Kurumumuzun programlarının tüm kesimlerde etkili olduğunu kanıtlamaya yönelik yürüttüğümüz çalışmamız kapsamında hafta sonu her şey dahil ücretsiz programımıza sizi davet etmek için arıyorum.” “Numaramı nerden buldunuz hanfendi?” “Rastgele arama yapıyoruz efendim.” “Salladınız tuttu yani?” “Nasıl yani anlamadım?” “Ben de onu diyorum. Böyle bir şey mi olur? Kapatıyorum ben kolay gelsin size.” “Çok güzel 5 yıldızlı bir otelde her şeyin karşılandığı bir program olacak ama efendim. Günün bir kısmını program için ayırmanızı isteyeceğiz ancak kalan kısımda otelin tüm imkanlarından faydalanabilirsiniz. Masaj, sauna, spor salonu…” Kadın saymaya devam ediyordu. Söylediklerinin çekici gelen bir tarafı olduğunu itiraf etmeliyim. Ama herhangi bir numaradan gelen daveti hemencecik kabul edecek bir adam değildim ben. Merkezin ve projenin bilgilerini bana iletirlerse inceleyeceğimi ve tekliflerini düşüneceğimi söyledim. Bilgileri iletmek için mailimi alıp sonraki gün tekrar aramak üzere söz vererek telefonu kapattı Ebru Hanım. Gerçekten de telefon kapanır kapanmaz Hayatı Kucakla Kişisel Gelişim Merkezi’nden gelen mailin bildirimi düştü önüme.
Programın iddiası hayattaki en önemli şeyin insanın kendi varlığını kucaklaması ve kutlamasından geçtiğiydi. İnsan ise doğanın bir parçasıydı. Kendimizi modern dünyanın kaosundan arındırıp doğada köklenebilirsek -ancak o zaman- özümüze dönebilir, varlığımızla barışabilirdik. Biz de doğa gibiydik. Bazen bir nehir gibi akışkan bazen bir kaktüs gibi dikenli bazen de bir orman gibi karmakarışıktık. Bu nedenle program -ne ironiktir ki- yapay olarak oluşturulmuş farklı doğa ortamlarında kendimizle bağdaşacak yönleri bulmayı ve bunları kucaklamayı içeriyordu. Dediğim gibi, kabul etmemin en büyük nedeni merakımdı. Bir yandan da en son üç sene önce il dışına tatile çıkabilmiştim. İki günlüğüne de olsa şehirden uzaklaşmak fikrinin çekici bir tarafı vardı.
Böylece teklifi kabul ettim. Sonraki hafta cuma akşamı beni evimden alıp otele bırakacak bir araç gönderdiler. Otelimiz şehrin dışında, sakin bir yerdeydi. Kişisel Gelişim Merkezi’nin kendi oteliydi. Doğanın bir parçası olmak olayını iyice abartıp giriş yolundan itibaren sokak lambaları yerine meşaleler yakmışlar, odaları da mumlarla aydınlatmışlardı. Resepsiyonda fazlasıyla kibar bir adam vardı. İsmimi kontrol ettikten sonra odamı göstermiş, mumları yakmam için kibrit vermişti. Burada kaldığım süre boyunca güneşin doğmasıyla uyandırılıp güneşi selamlayacağımızı ardından tamamen doğal ürünlerden oluşan kahvaltımızı yapıp programa geçeceğimizi de söyleyip beni yalnız bıraktı.
Uzun zamandır hayatım sadece iş ve ev arasında mekik dokumaktan ibaretti. Otuzuna gelmiş bekar bir adam olarak ne yaşıtlarımın zevklerini paylaşıyor ne de yeni zevkler keşfedecek enerjiyi bulabiliyordum. Hayatımın bindiği rutinden çıkmak için iyi bir yol olduğunu düşündüm bu programın. Mantığına inanmasam bile farklı bir şeydi işte. Işık açamayıp mum ışığında yatmaya hazırlanmak bile başka bir tecrübeydi. Birden kendime gülmeye başladım. Belli ki elektrik masrafını kısmaya çalışıyorlardı. Buraya para verip gelen kerizleri de “bizim doğamızda elektrik yoktu ki” diyerek kandırıyorlardı. Onlar da benim bir an kapılacak gibi olduğum “farklı bir tecrübe” safsatasına sürükleniyorlardı. Belki de daha dikkatli olmam gerekiyordu. Sonuçta bu insanlar yüzlerce kişiyi böyle şeylerle kandırıp paralarını almışlardı. Yoksa şehir dışında böyle büyük bir otel kuracak kaynakları nereden bulacaklardı?
Gözlemci olacaktım. Kendime böyle söyledim. İki günlüğüne bambaşka hayatlara bakmam için bir pencere açmışlardı bana. Ben de bu pencereden bakacaktım. Bu kadar. Gördüklerimle ne yapacaktım bilmiyordum. Belki de içten içe bir arayışım vardır diye düşündüm bir an. Sonra bu düşünceyi savuşturdum. Arasam böyle bir yerde aramazdım. Benim kaybettiğim başkaydı. Kaybettiğimi burada bulamayacaktım. Ama işler hızlı bir şekilde sarpa sardı.
Sabah odamın kapısının tıklanması ile uyandım. Sürekli alarmla uyanan biri olarak birinin nazikçe kapımı çalması hoş bir değişiklik olmuştu. Otel tepede, güzel manzaralı bir yerdeydi. Aşağıda şehrin zayıf ışıkları görülse de manzaranın çoğunu dağlar, bulutlar ve ağaçlar kaplıyordu. İzleme noktasına kadar sürece dair bazı talimatlar veren “grup lideri” güneşin doğuşu sırasında sessiz kalmamızı ve kendimizi doğan güneşle ortak bir özden gelen varlıklar olarak hayal etmemizi istemişti. Gözlerimizi güneşten ayırmayacak, zihnimizde bir büyüteç gibi sahneyi büyütecek ve içimizin bu görüntüyle dolup taşmasına izin verecektik. Şaşırtıcı bir şekilde kolay oldu bu. Daha ilk aktiviteden diğerlerini gözlemleme işini unutmuş kendime dönmüştüm. Bir zavallı olduğumu, akıntı nereye giderse oraya sürüklendiğimi söyleyecektim kendime. Ama güneş gözümü alıyor ve içimi ısıtıyordu.
İroniktir ki kahvaltı sonrasında ilk durağımız nehir oldu. Liderimiz hafif hafif akan nehrin içine uzanmamızı, akışı duymamızı ve onun bir parçası olmayı kabullenmeye odaklanmamızı söylemişti. Her şey akıyordu. Biz neden sabit kalmak zorundaydık ki? İçimizde sıkışıp kalmış enerjiyi serbest bırakmalıydık. Ardından ormana girdik. Orman dediysem kim bilir nerelerdeki ağaçların sökülüp bir dönüm arsaya dikilmesiyle oluşturulmuş yapay bir yer. İçindeyse sincaplar, kuşlar, kelebekler, tavşanlar geziyor. Biz de onlarla beraber geziyoruz. Tehlikelerden uzak bir ormanda ağaçlara çıkıyor, köklerinde yatıyor, böğürtlen çalılarından yiyoruz. Ve ben giderek kayboluyorum. Sanki daha önce hiç temas etmediğim bir yönüm açığa çıkıyor.
İkinci gün, kahvaltıdan sonra “çöl”e girdik. Farklı kaktüslerin yerleştirildiği kurak bir alandı bu. Grup lideri bizi etrafına toplayıp kendimize yastıklar bağlamamızı istedi. Kaktüslere sarılacaktık. Başta tereddüt etsem de çevremdekilerin hemen işe koyulduğunu görünce ben de uyum sağladım. Bir yandan da liderimizin anlattıklarını dinliyordum. “Hepimizin dikenli tarafları var. Sadece kendinizi de düşünmeyin. Ailenizin, arkadaşlarınızın, meslektaşlarınızın… İnsanlarla yakın olabilmek de kendimizle temas kurabilmek de dikenli taraflarımızı kabul etmekten ve gerekli önlemleri aldıktan sonra -bir gülüşme oluyor burada- onlara sarılabilmekten geçiyor.” Deliriyor muydum yoksa söyledikleri mantıklı mıydı? Bilmiyorum. Ama kaktüse sarıldığımda, yastıklara güvenerek tüm gücümle onları sıktığımda yaşadığım rahatlama şüphelerimi alıp götürüyordu sanki. Belki de şüphelerim de benim dikenlerimdi. Yıllar önce inandığım her şeyi bıraktıran da bu yanım değil miydi? Şüphelerle dolu tarafıma da sarılmalı mıydım? Dikenlerimden kurtulmak için kendimden mi uzaklaşmıştım?
Günün sonunda kafası karışık bir şekilde eve döndüm. Programın verimliliğini değerlendirmek için doldurduğum formlar da midemi bulandırmıştı. Ne oldu şimdi diye sorup durdum kendime. Toplumun bir parçası olamadım da doğaya karışmayı mı seçtim? Ya da her zaman önemli olan “ben” olduğum için mi düzeni değiştiremedim? Çarkların arasında ezileceğimden mi korktum? Oysa belki dikenleri kucaklayabilsem, akışa bırakabilsem, özümle bir olabilsem çarklar bana işlemeyecekti. Mümkün müydü bu?
İş yerinde her zamankinden daha neşeli, daha girişkendim. Her insan bir ağaçtı. Herkes dikenleriyle birlikte kucaklanmayı hak ediyordu. Dışarıda kalmanın akan suya kapılmamaya çalışmanın bir anlamı yoktu. Kendimi bırakacak ve…
“Bugün ekstra mesai yapmamız gerekecek arkadaşlar, yarın sabaha yetişmesi gereken proje belgelerinde eksikler çıktı. Ama canınızı sıkmayın, herkese pizza söyledim.”