Yarı kurak bir arazide yürüyordu. Toprak taşlıydı, otlar kırık döküktü. Arada bir kertenkeleler önünden kaçıyor, güneş tepeden sessizce vuruyordu. Üzerinde yürüyüşe uygun olmayan, sanki yanlışlıkla seçilmiş gibi durumu daha da gülünçleştiren sıradan bir günlük kıyafet vardı. Su matarası yarı doluydu, ayakkabısının içinde çakıl taşları yuvarlanıyordu. Mantığı bu yolculuktan çoktan vazgeçmişti. Bacakları da aynı fikirdeydi. Ama göğsünün tam içinde, dirençli bir inat vardı. Bir kaktüse sarılmalıydı. Hepsi bu. Sarılmanın ne işe yarayacağını bilmiyordu. Ona iyi gelmeyeceğini de çoktan anlamıştı. Yine de yürüdü.
Yolda iki çobana ve bir deveyle karşılaştı. Hayvan onu görünce önce ürktü, sonra hiç umursamamaya karar verdi. Çobanlar da aynı tavrı takındı, önce ilgi, sonra sıkılganlık. Adamın kıyafetine baktılar, ellerindeki su testisine, rüzgârın savurduğu saçlarına. Sonra aynı soruyu sordular: “Nereye gitmek istiyorsun?”
Adam cevap vermedi, omzunun üstünden bir bakış atıp yürümeye devam etti. Fakat çobanların görüntüsü beklediğinden daha ısrarcıydı. Ayaklarını sürüyerek peşine takıldılar: “Bak biz burayı biliriz,” dedi biri. “Kimse durduk yere buraya gelmez.”
Adam durdu. “Oh be, nihayet gerçek bir insan sohb…” demeye kalmadan çoban devam etti. “Eğer gömü arıyorsan o yanlış yönde.” “Yok yok, kesin su kuyusu. Hepi topu bir çubuk lazım ona.” Adam elini kaldırdı: “Hayır, su da değil, gömü de.”
Üçü de sessizleşti. Bu daha da şüpheliydi. “Peki” dedi çobanlardan diğeri, kuşkulu gözlerle kaktüs tarafını işaret ederek. “Oraya yaklaşanların çoğu… aklını kaçırmış oluyor.” Adam yoo gayet yerinde der gibi başını salladı ama elde hiçbir kanıt yoktu. Üstünde çöl için uygun olmayan kıyafet, elinde yarım matara su ve zihninde kötü bir fikir vardı. Dışarıdan bakınca delilik gayet mantıklı görünüyordu. “Peki ne yapacaksın orada?” Bu soru, adamın kabusu. Bahsi geçince bile yüzü kızardı. “Hiç… bakıp… döneceğim” dedi. Çobanlar birbirlerine baktılar. Biri ciddi bir ses tonuyla ona son bir uyarı yaptı. “Dikenler can yakar. Sonra suçlayacak kimse bulamazsın.” Adam omzunu silkti. Hayvan esnedi. Adam yürüdü. Peşinden yine bağırdılar: “Sarılma! Kanın kokusu akbabaları çeker!”
Adam bir an duraksadı. Akbabalar. Kötü senaryoların evrensel sembolü. Sonra düşündü: Akbabalar en azından gerçek tehlikeydi. Bir bitsin şu saçmalık, onlar gelsin. Haklılar. Hiçbir şey söylemeden yürümeye devam etti. Çobanlardan uzaklaştıkça adamın hâli daha da tuhaf görünmeye başladı. Öyle ki çobanlardan biri iç geçirdi. “Bazıları dikenli olanı sever. Bu da onlardan biri belli.” Diğeri başını salladı, “Sarılmayı kafasına koymuşsa biz karışamayız kardeş. Kaderinle kucaklaşmak gibisi yoktur.” Hayvan bir kez daha esnedi. Sanki: “İnsanlar. Hep aynı saçmalık.” der gibiydi.
Yolun ilerisine doğru taşların arasından bir tabela çıktı. Paslanmış bir çivi tutuyordu tahtayı: “Yaklaşmak Yasaktır!” Altında küçük harflerle kurulmuş ek bir cümle daha: “ısrarla sevmek tehlikelidir! Gözlerini devirdi. Edebiyat yapmak için hazır kıta bekleyen insanlara has o gösterişli laflardan biri daha, diye düşündü. Ama içindeki merakı ve meydan okuyuşu artırmıştı bu cümle. Adımları hızlandı. Koşar adım yürümeye başladı. Teri gözünü yakıyordu. Kaktüs önce küçük göründü. Buğulu. Yaklaştıkça büyüdü, heybetlendi. Dikenleri güneşle beraber parlıyordu. Adam kaktüsün dibine geldiğinde durdu. Nefes aldı, keçeleşmiş dilini damağından zor ayırarak yutkundu. Çantasından yastıkları çıkardı. Bir planı vardı. Rahatsız edici derecede aptalca bir plan. Yastıkları alıp kendisine bağlamaya başladı. Önce kollarına. Sonra göğsüne. Beline. Her düğüm bir savunma, bir bahane, bir kendini kandırma biçimiydi. Kaktüs onu izliyordu. Bir yüzü yoktu ama bakışları belliydi. “Bununla mı geldin?” der gibiydi
Adam kollarını açtı. Yastıkların çıkardığı ufak hışırtı, bu büyük kararlılık anını komik kıldı. Bir adım attı ve sarıldı. Yastıklarla. Dikenler yumuşak süngerlere gömüldü. Kaktüs hissetmedi. Adam da acıyı hissetmedi. Bedenler birbirine değmedi. Bir süre öylece kaldılar. Ne bir mucize oldu ne bir aydınlanma. Sadece güneş yer değiştirdi, rüzgâr geçti. Birden kendini dışarıdan izler gibi oldu, sorguladı: “Ben neye sarılıyorum?” Kaktüs tam karşısında, en dürüst haliyle duruyordu. Sertti. Dikenliydi. Hep öyle kalacaktı.
Adam kollarını çözdü. Yastıkları gevşetti. Nefesi düzene girince ilk kez gülümsedi. Bu yolculuğun aptallığını fark ettiği için değil, aptallığın onu özgür bıraktığını anladığı için. Yastıkları çözmeye devam etti. Son düğüm de açıldı. Yastıkları kaktüsün dibine bıraktı ve arkasını döndü. Bir adım attı. Sonra ikinci. Üçüncü adımda durdu. Bir şey eksik gelmişti: Acı. Yavaşça geri döndü. Kaktüs hâlâ oradaydı. Olduğu gibi. Dikenli. Sessiz. Kayıtsız. Adam bir an tereddüt etti. Sonra, hiçbir bahanesi kalmamış bir insan edâsıyla elini uzattı. Çıplak. Avuç içi dikenlere gömüldü. Acı anında geldi; hızlı, net ve açıklama gerektirmeyen. Kan hemen belirdi. Sertçe geri çekti elini. Dikenlerin üçü avucunda kaldı. Üçünden de hızlıca kurtuldu. Avucunda kanlı delikler, ayakkabısında çakıl taşları vardı. Aptallığın ilanıydı bu.