Bir Amerikan Rüyası

Rabia Bayazit

Yeşil karta başvuru zamanı yaklaşıyordu. Son dört yılda kendini parlatmak adına bir üniversite bitirmişti. Şimdi de yabancı dil sınavına hazırlanıyordu. Yılların verdiği memuriyet bilinci risk almadan ilerlemesini söylese de her geçen gün daha da hırslanıyor ve adeta gözünü kan bürüyordu.

İşe gitmek için sabah beşte uyanıyordu. Hazırlanıp çıkana kadar saat beş buçuğu buluyordu. Emindi, herkes kadar ihtiyaç sahibiydi. Sabahın bu saatinde onu yollara düşüren neydi? Karın tokluğuna yaşamak gerçekten yaşamak mıydı? Üstelik memur olduğu için zengin sanılıyordu. Bu zamanda üç çocukla ev geçindirmek kolay mıydı? Babadan zengin olsaydı bir evi ve bir de arabası olacaktı ama değildi, zengin değildi.

Dört yıl, dile kolay. Acaba dört yıl önce Amerika’ya gitmiş olsaydı şimdi ne durumda olurdu? Bir arabası olurdu, sabahın beşinde kalkıp da işe gitmesine gerek kalmazdı. Evini almış, taksitlerini yarılamış olurdu. Burada olduğu gibi maaşının yarısını otuz yıllık bir daireye dökmesine gerek kalmazdı. Evinin bahçesi olur, dört mevsimden haberdar olurdu. Hanımıyla çocuklarını da çoktan yanına aldırmış olurdu. Hatta çocuklar şakır şakır ingilizce de konuşmaya başlamış olurlardı. Ama işte memurluk ruhuna sirayet etmişti, ondan kopmak ruhundan ayrılmak gibiydi. Hâliyle tüm planlarını yapacak, kurada çıkma olasılığını artıracak ve dil engeline takılmamak için öncelikle ingilizce öğrenecekti.

Babasının, bundan adam olmaz, diyerek gönderdiği meslek lisesinde bilgisayar programcılığı bölümünü seçmişti. Liseden mezun olunca da aynı bölümün yüksekokulunu tamamlamış, mezun olur olmaz da atanmıştı. Şimdi bir kurumda bilgi işlemci olarak çalışalı on yıl olacaktı. Bir zamanlar dil ile haşır neşirdi ama memuriyetin tekdüzeliği yine onu aşağı çekmişti. Her gün bilgisayarı açıp robot gibi aynı işlemleri yapmak onu pek de ileri taşımamıştı. Allah yüzüne baktı da dört yıllık açıktan bir bölüm daha okudu. En azından ingilizce temeli oluştu. Bölüme dair başka da bir şey hatırlamıyordu. Zaten hem vizelerin hem de finallerin soruları internette bulunuyordu. Ezberi kuvvetli olduğundan bir gece öncesinde çalışması yeterliydi. Sistemin açığıyla itibar diploması alanlardan biri olmuştu.

Hanımı her seferinde başının etini yiyordu. Bizi bırakıp nerelere gideceksin? Kimin aklına uyuyorsun? Beni anamdan babamdan ayırıp gâvur memleketlerine mi götüreceksin? Hiç mi çoluk çocuğunu düşünmüyorsun? Mis gibi memuriyeti bırakmak akıl karı mı? Daha neler neler… Seyfi’nin kafası o kadar doluydu ki hanımının dediklerini hiç duymuyordu artık. Aklında bir işveren bulmak ve bunun için bağlantılar oluşturmak vardı. Dört yılda sadece vize-final ezberi yapmamış, aynı zamanda yeşil kartla Amerika’ya giden insanlarla sosyal medya üzerinden irtibata geçmiş ve süreci inciğine cıncığına kadar öğrenmişti. Bu sefer yüksek bir olasılığa sahipti. Son iki ayda iki işveren ile olumlu yazışmalarda bulunmuştu. Yabancı dil sınavından da iyi bir puan alacağından emindi. Geriye sadece başvurmak kalıyordu.

Her gün metro durağına ilerlerken yirmi dakika boyunca kararlarının sağlamasını yapıyordu. Yanlış bir adım onun için ölümcüldü. Bu sabah da sağlamasını yapmış ve metroya vardığında gönül rahatlığıyla bir saatlik yolculuğuna başlamıştı. Kulaklığını takıp ingilizce içerikler dinlemeye başladı. Bu sefer bir radyo tiyatrosuna kulak vermişti. Tiyatronun adı I Have a Dream olduğu için ilgisini çekmişti. Hemen bir Amerikan rüyasına dalmıştı. Tiyatroyu dinlerken baş ve tek karakteri kendisi olarak düşlemeye başladı.

Uçsuz bucaksız bir çölün ortasında beyaz tişörtlü ve siyah pantolonlu bir adam... Günlerdir her karışına ayak bastığına emin olduğu bu çölde sırtında yastık ve yorganıyla dolaşıyordu. Ne aradığını bilmeyen ama kesinlikle bir şeyler arayan biriydi. Bu birinin adı “The One” dı. Bazen hiç kimsenin babası oluyor bazen de herkesin kimsesi oluyordu. Tiyatro ikilemler arasında gidip gelirken Seyfi bir bağlamanın eksikliğini hissediyordu. Bu arayışa en iyi enstrüman ancak bağlama olabilirdi. Acaba şimdiden gurbette mi sanıyordu kendini? Babasının köyde tarlada çalıştıktan sonra teybin önüne oturup sigara üstüne sigara yakarak dinlediği Neşet Ertaş kasetleri neyin hasretini tütüyordu o zaman? Babası kendi toprağında, kendi işi gücündeyken neyin gurbetindeydi? Tiyatrodan kopmuştu. Beş dakikalık bir geri sarma işleminden sonra dinlemeye devam etti.

The One’nın monologları içini yakıyordu. Siyahi olduğu için çöle atıldığı söylüyor, susuzluktan baygın düştüğü her an tanrıya kafa tutuyordu: Kocaman kaktüsleri ne diye çıkardın yoluma? Serçelerin yuvalarını neden oydun içine? Meyveleri neden hep en tepelere diktin? Susuzluğumu neden kin ve nefrete çevirdin? Sonra bayılıyor ve kendine gelince çoktan gece oluyordu. Her sabah çıktığı arayıştan güneş en tepedeyken vazgeçiyordu. Onca saat yürümesine değil de bir aklı olmasına yanıyordu. Baygınlığı onu geceye taşıdığında da başını yastığına koyuyor ve yorganına sarılıyordu.

Seyfi tiyatroyu dinledikçe içine kapkara bulutlar doluyordu. Bağlamaya eşlik eden bir kabak kemane de olmuştu. Tiyatroyu durdurdu. Siyahi değil beyazdı. Tanrıya kafa tutmuyordu çünkü o gâvurlarındı. Ama sanki bir yerlerde kendi de vardı. Ama o yerler çok uzakta gibiydi ama değil de gibiydi. En iyisi tiyatroyu bir an önce bitirip gerçek hayata dönmekti.

The One o sabah yine uyanmış ama bu sefer kendisinin nereden geldiğini bilmediği bir iple yastık ve yorganına bağlandığını görmüş: Teşekkürler tanrım, geleceğini biliyordum. Şimdi iş aklını çalıştırmaktaydı. Besbelli tanrı onunla bir oyun oynuyordu. Ama The One her zamanki gibi bu oyunu yürüyerek çözeceğini düşünüyordu. Yürüdü, yürüdü, yürüdü. Etrafta kaktüslerden, çalı çırpılardan başka hiçbir şey yoktu. Nihayet bir kaktüsün gölgesine sığınmıştı. O gölgelikte uyuyakalmış ve rüyasında kocaman bir ailesi olduğunu görmüştü. Bu rüyayı görmek onu o kadar derinden sarsmıştı ki bir kâbustan uyanır gibi uyanmıştı.

Seyfi tiyatroyu yine durdurdu. Neden insanın kocaman bir ailesinin olması onu bu kadar sarsar ki? Midesi bulandı. Kafasındaki bütün enstrümanlar durmuştu.

The One uykusundan bir hışımla uyandığında tepesindeki yakıcı güneş yerine kaktüsün en tepesindeki çiçekleri gördü. Günlerdir görmediği bir şeydi bu. O kadar ama o kadar çok sevinmişti ki hemen ayağa kalktı. Ağırlıklarını fark edip tanrıyı hatırladı: Oyunu bırakıyorum, çok sıkıldım ama çiçekler için de teşekkür ederim. Kollarını kocaman açıp yine kocaman olan o kaktüse sarıldı. Teşekkürler kaktüs ama artık ailemin yanına dönmeliyim. The One sarılı olduğu yastık ve yorgandan kurtulup doğuya doğru koşmaya başladı. Biliyordu, güneş oradan geliyordu. Biliyordu, ailesi hâlâ oradaydı.

Seyfi son dört yılını o an gerçekten düşünmeye başladı. En büyük kızı ilkokula başladığında dolmuştu içine kara bulutlar. Bu düzen nereye kadar böyle devam edecekti? Çocukları için bir gelecek inşa etmeliydi. Bu uğurda girmişti bu amansız yola ama hatırlamıyordu. Kızı okuma yazmayı nasıl öğrendi? İlk toplama çıkarmayı nasıl yaptı? Resimlerinde hangi renkler ağırlıktaydı? Hepsiyle hanımı ilgilenmişti ama o bu ailenin neresindeydi? Şimdi o çöl daha tanıdık geliyordu. Kendine işveren ararken niçin aradığını unutmuştu. Meyveleri ulaşılmaz görüp serçeleri sahipsiz bellemişti. Her gün tertemiz nevresimleri koklarken hanımını kaktüs bilmişti. Bir Amerikan rüyasına dalarken yüzmeyi unutmuştu.