Her şeyin ekmeği aşı sevgi. Harcı sevgi, toprağı sevgi. Böyle hassas kelimeler sık kullanılınca riyaya kaçıyor gibi oluyor gerçi. Mesela buraya sevgi yerine odun, kalas, kazma gibi şeyler yazılsaydı riyanın r’si olmazdı ama sevgi hassas. Parmakla gösterilince siniyor. Dile dolanınca ufalanıyor. Ne var ki yerine hangi kelimeyi kullanalım? Gâvurlar gibi love, liebe, amour deyince riya olmayabilir gerçi. Riya, bildiğin sularda yüzerken olur.
Bizim kasabanın adı Sarılalım Kardeşler’di. Kim dalga geçiyor? Haşa. Ömrümde bilmem. Gerçekten de otundan çöpünden çocuğundan büyük adamına kadar burada yaşayabilmenin, uzun ömürlü olabilmenin şartıydı sarılmak. Mesela yaprağı sararmış bir ağaca sahibi, namazlara müteakip tam beş öğün sarılırdı kendisine gelmesi için. Baktı ki düzelmiyor, ev ahalisi sırayla sarılıp sevgilerini dillendirirdi. Gerçekten de ağaç hemen toparlanır, dallarından gümrahlık akardı. Ağaç anlar da insan anlamaz mı? Anlamaz. Ne anlasın? Ağaç anlar, dağ anlar taş bile anlar da insan denilen mahluk zor anlardı sevgiden. Kasabamızda insanlar da sarılarak tedavi edilirdi edilmesine ama ağaçtan, taştan aldığımız yanıtı insandan almak pek güçtü. Nuh aleyhisselam deyip de haşa ve kella peygamber dememek de ne demekti? Öyle başı dişi ağrıyana değildi bu tedavi. Ruhu hastaysa, ruhu üşümüşse o zaman sarılırdık yakınlarımıza.
Kasabanın bilgesi bir hâl çare bulmuştu bu meseleye. Yani sarılmaya direnç gösterenlere. Dedi ki toparlanın. Toparlandık. Dedi ki oturun bakalım. Oturduk. Dedi ki dinleyin. Dinledik. “Böyle olmaz. Söyleyin bakalım ağzı dilsizlerden en geç tepki vereni hangisi?” Hep bir ağızdan kaktüsler diye ünledik. “O zaman mademki bu ruhu üşümüşler sevgiden sarılmadan geç anlıyor. Onlar da kendileri gibi geç anlayan, geç tepki veren kaktüslere sarılsınlar.” Aramızdan kimileri ama nasıl olur, hiç olacak iş mi canım diye mırıldanıp duruyorlardı ki Bilge Bey konu kapanmıştır, dedi kalktı gitti. Ruhumu yokladım o an üşümüş mü diye. Şükür Allah’a üşümemişti. Ama etrafıma bakındım, ruhu rüzgâra tutulmuş gibi olanlar vardı. Nasıl anladığımı sorup gerçeklik sorgulamasına girişenleri yazdığımı en baştan yeniden okumalarını öneririm.
Bahçemizdeki kiraz ağacı kurudu kuruyacaktı. Annem yanından geldiğinde umut yok bundan, dedi üzgün üzgün. Soldu gidiyor işte. Babam, “Elden ne gelir? Keseriz olmadı.” deyince içim cız ediverdi. Annemin de içi cızlamış olacak ki: “Gel yanına gidelim de korkutalım. Madem sevmeden anlamadı, korkması işe yarar belki.” dedi. Bunu rahmetli ebem yapardı. Yani ağacın korkutulmasını. Baktı ki meyve vermiyor, elinde balta yanlarına gider: “Seneye de hele bir vermeyin, vallahi topunuzu keserim kökünüzü de sökerim.” diye tehdit ederdi. Annem de bu merhamet dolu hareketi ebemden öğrenmiş olmalıydı. Eh, merhamet etmenin şekli de insana miras kalırdı. Ama gerçekten de ebemin tehditleri işe yarar, ertesi yıl ağaçların dalları uçlarına kadar meyve dolardı.
Bahçeye babam elinde baltası girdi. Biz de annemle peşinden girdik, uzaktan izledik onu. Babam sakin sakin yaklaştı ağaca, birden baltayı havaya kaldırdı: “Vallahi billahi yemin şart olsun, hele seneye de meyve verme. Hele verme bak ben neler ediyorum sana. Seni keser yerine armut dikerim kiraz!” diye coştu da coştu. Annemle utancımızdan yönümüzü öte döndük. Babam ağzından köpükler saça saça zavallı kiraz ağacımıza tehditler savurdu. Bereket bir aralık durdu da annem araya girebildi: “Yeter Bey, konu komşu görecek rezil olacağız yeter anlamıştır, hadi çıkalım.” dedi de çıktı bahçeden. En son ben ayrıldım. Baktım kirazımıza, boynu bükük öylece duruyordu. Galiba ağlıyordu. Ne? İnanmayan mı var? O zaman ne yapacağınızı biliyorsunuz.
Bilge’nin önerisiyle kasabanın ruhunu üşütmüş kimselerinden tedaviye direnenleri yani sevgi dolu sarılmalara direnenleri hasta kaktüslere sarılmak için yollara düştüler. Biz de arkadaşlarla ellerimizde çekirdekler peşlerinden gittik. Seyirli olabilirdi. Hatta onlardan önce tırmandık. Sonra Bilge Bey geldi. Yakınımıza oturdu. Çekirdekten ona da uzattık ama gözünü kısıp ters ters baktı bize. Usulca geri çektik çekirdeği. Sonra kaktüsleri tedavi için geldiler. Bilge’den medet ister gibi baktılar. Hatta içlerinden biri, “Yahu biz sarılınca bunlar iyi olacak ama biz delik deşik olacağız. Bizi kim tamir edecek sonra?” diye serzenişte bulununca Bilge kılını bile kıpırdatmadı. Ancak başıyla hadi dedi. Nefesimizi tuttuk biz de. Şöyle arkamıza bir baktık, tüm kasabalı da seyre gelmiş. Bilge bu sefer diliyle ünledi: Hadi! Kaktüslere sarılmaya başladılar. Başladılar başlamasına ama çığlık ata ata geri kaçtılar. Olacak iş değildi. Kim iyileştirecekti şimdi bu zavallı kaktüsleri? Bilge’ye dönüp dedim ki o zaman: “Bilge Bey, bunlar önceden de hastalanmıştır mutlaka. Kaktüsler yani. Nasıl iyileştiriyordunuz? Eh batar yani. Tamam sarılarak tedavi eden bir kasabayız, sevgi doluyuz ama bu kadarı da şov bence.” Bilge, hınçla kalktı yerinden. Eliyle kafasını gösterdi: “Buranın çalışmadığı yerde,” Sonra güm güm güm kalp hizasına vurdu da ölecek sandım. “Burasının çalışmasının pek kârı yoktur.” diye gürledi gitti. Zaten ne zaman böyle okkalı laflar etse dönüp gidiyordu. Sahne hep böyle bitiyordu. Arkadaşlarla bakakaldık. Sonra içimizden biri dedi ki: “Ne yani şimdi? Aptallar ölsün mü o zaman? Onlar beceremez mi yani sevmeyi?” “Niye bu kadar alındın sen?” diye sordum manalı manalı. “Meraktan.” dedi. “İma ettiğini anladım. Sensin aptal.” Gülüştük.
Kasabaya döndüğümde baktım mezarlığın kenarına oturmuş, düşünceli düşünceli duruyordu az önce kaktüslere sarılanlardan bir genç. Yüzü gözü yara, üstü başı yırtıktı. Ben de konuşmadan yanına geçtim oturdum. Bir süre öylece kaldık. Sessizliği o bozdu: “İyileşmek istiyorum ben.” dedi. “Ama kaktüse de sarılınmaz ki kardeşim şu hâlime bak!” “Haklısın,” dedim. “Ama Bilge diyor ki…” Hay o Bilge’yi eşekler tepsin!” diye sinirlendi. “Hep onun yüzünden.” “Yine de dinle.” diye susturdum onu. “Diyor ki kafalarını çalıştırsınlar. Yara bere almadan sarılmanın yolu elbette bulunur.” Baktım ki beni dinlemiyor, uzatmadım. Selam verip kalktım yanından. Bana ne, ne hâli varsa görsündü.
Ertesi gün, yine kasabalı olarak kaktüslerin orada toplandık. Birkaçı geldi, çaresizce sarılmaya çalıştı. Ama bağırarak geri kaçtılar. Umutsuzca geri döndüler. Büyüklerden biri dedi ki: “Bilge abi, bu işin başka hâl çaresi olmalı. Sen sarılabilir misin mesela bunlara? Sevgi de bir yere kadar.” Bilge Bey yine sinirlendi. Hınçla döndü ve gitti. Tam biz de yerlerimizden kalkıyorduk ki baktık ki uzaktan yürüyen bir yastık geliyor bize doğru. Korktuk tabii, euzubesmeleyi felak nasa uladık. Kadınlardan birkaçı arkalarına devriliverdi korkudan. Ağaçların arkasına sindik hemen. Gele gele geldi ki dünkü mezarlığın orada yanına uğradığım genç. Sindiğimiz yerlerden çıktık. Bizi aldı bir gülme. Kalabalıktan kahkaha sesleri bulutlara kadar yükseldi. Gülün siz gülün, der gibi baktı bize. Sonra tüm vücuduna sardığı kalın kalın yastıklarla gitti bir kaktüse sarıldı. Uzunca kaldı öylece. Mırıl mırıl konuştu. Kulağıma sadece bir cümlesi erişti dediklerinden: “İyileş ki iyileşeyim.” Kadınlar da duymuş olmalı ki baktım gözlerini siliyorlar. Baktım gözümden yaşlar düşüyor.
O günden sonra genç, her gün yastıklarıyla kaktüsün yanına geldi. Ondan gören diğerleri de böyle yaptılar. Bir grup ruhu üşümüş, vücutlarında yastıklar sarılı olduğu hâlde yokuşu birlikte tırmanıyor, kaktüslere sarılıyorlardı birlikte. Bir aya varmadı hem kaktüsler düzeldi hem ruhu üşümüşler. Onlar erdi muradına, biz de hadi dağılalım evlerimize.
Bizim kiraz ağacı ertesi yıl kiraz verdi mi peki? Verdi hem de ne vermek. Dalları kırılıyordu neredeyse kirazdan. Desem de bu sefer inanmayın. Kurudu gitti zavallı. Babam elinde balta küt küt kesti. Annem ağladı. Senesine varmadan kiraz ağacının yerinde bir armut fidanı büyümeye başladı. Annem, ne zaman kiraz ağacımızı özlese gitti gitti armuda sarıldı. Armut ağacı hiç hastalanmadı.