Sevgi neydi? Sevgi emekti gibi klişe bir replik ile başlamak istemezdim ancak aklıma daha iyi bir cevap gelmiyor. Yani henüz. İncitmemek olabilir miydi biraz da? İnsan hassas bir varlıktır incinebilir elbet. Demek istediğim kasti bir incitmenin olmaması. Karşındakinin bam telini bulup oraya dokunmamak, kırmızı çizgilerini dağıtmamak, kalbini avuçlarının içine alıp sıkmamak. Yani yaşadığım her şey. Neyin sevgi olmadığını çok daha iyi tarif edebilirim. Ama bu tarifler de içimi bunaltıyor.
Son durağı kaçırdığım bir trende nereye gittiğimi bile bilmeden yolculuk ediyor gibiyim. Bir yerde trenin durması gerekecek. Durmasa bile inmem gerekecek biliyorum. Bilmediğim bir yerde inmek zorunda kalacağım düşüncesi beni o trenden inmekten alıkoyuyor. Düşünüyorum. Bu işin sonu nereye varacak?
Komşumuz Ayşe teyzenin narin parmaklarıyla kırarcasına çaldığı kapımıza doğru giderken şimdiki gençlerin overthink dediği, bizimse karadenizde gemimizin batması olarak nitelendirdiğimiz sürece bir son verdim. Tüm olumsuzluğumdan sıyrılıp kapıyı gülerek açtım.
“Kız Filiz neredesin sen?”
“Buradayım teyzem, hayırdır?”
“Arıyorum açmıyorsun da. Bugün günümüz vardı, unuttun mu?”
Gerçekten unutmuştum. Mahallemizin orta yaştaki teyzeleri beni öyle güzel sahiplenmişlerdi, aralarına almışlardı ki bu unutkanlığım karşısında çok mahçup oldum. Birkaçı beni oğluyla ya da bir akrabasıyla evlendirmeye bile çalışmıştı da kırmadan dökmeden geri çevirmiştim bu teklifleri.
“Çok özür dilerim. Gerçekten aklımdan çıkmış. Üzerimi değiştirip hemen geleyim.”
“Hadi, çay acımadan gel.”
Odama gidip dolapta ütülü bulduğum en düzgün kıyafetleri giyiniverdim. Ütüsüzleri bir gün mutlaka ütülerim deyip bekletiyordum ama kocaman bir mevsim geçiyor ben hâlâ ütülememiş oluyordum. Bu sebeple genelde ütü istemeyen kıyafetleri giyerdim. Dolabımın yarısı kuru kalabalıktı. Şimdi buradan da felsefeye giriş yapardım ama kısır, kek, börek dururken felsefeden kime ne? Özellikle de börek. Yiyeceğim şeyleri düşündükçe adımlarım daha da hızlanıyordu. Hatice teyzenin evine geldiğimde üzerime çeki düzen verip kapıyı çaldım. Güler yüzüyle karşıladı beni, herkes gibi. İçeriye girince tek tek hepsiyle sarılıp muhabbet ettik. Sağolsunlar ben gelmeden başlamamışlardı. Yiyecekleri görünce nasıl gözüm döndüyse sessizleşip oraya doğru dalmışım. Bana hep gülerler. Nasıl yiyip yiyip kilo almıyorsun diye. Bilmiyorlar ki evde bir şey yemiyorum. ‘Overthink’lerim iştahımı kapatıyor. Neyse, bu kısmı bilmeseler de olur.
Yemelerin içmelerin sonunda laf dönüp dolaşıp benim bekarlığıma geldi. Güldüm.
“Siz sanki çok mutlusunuz da bana evlen deyip duruyorsunuz.”
Ayşe teyze lafı ağzıma tıktı.
“Mutlu olmasak evli olmazdık kızım niye mutsuz olalım?”
“Niye kocalarınızı kötüleyip duruyorsunuz ya burada?”
Herkes aynı anda kahkaha attı. Bu kez Mercan teyze konuştu.
“Nazar kızım nazar. Nasıl övelim?”
O an bir aydınlanma yaşadım. Meğer herkes farkındaymış durumun, bir tek ben mutsuz olduklarını düşünüyormuşum. Hatice teyze konu dağılmadan lafı oğluna getirdi.
“Benim oğlan da haftaya askerden geliyor. İşi gücü de var şükür. Ne dersin Filiz?”
“Ben daha küçücük bir filizim Hatice teyzem.”
Bu söylediğime Hatice teyze birazcık bozulsa da diğerleri kahkahalarla güldüler.
“Neyi varmış oğlumun? Bu kez neden beğendiremedik?”
Turgut’tan bahsedemedim hiç onlara. Hep başka bahanelerim oldu. Yaralı bir yanım olduğunu kimsenin görmesini istemedim. Ben onlar için hep cıvıl cıvıl, neşesi tüm mahalleye uzanan Filiz olmalıydım.
“Estağfurullah ne beğenmemesi. Emin ol ben senin oğluna yazık olmasın diye reddediyorum. Dikenlerim var benim. Size gülistan olduğuma bakmayın. Biraz da cadıyım. İlişkimiz böyle kalsın istiyorum. Tatlı, sevimli bir kız olarak bilin beni.”
İlk defa ağzımdan bu sözleri duyuyorlardı. Öyle olmadığımı düşünseler de çok üstelemediler. El kızıyım neticede.
Tam gün bitmek üzereyken Mercan teyze çantasından kamera boyutunda bir alet çıkarıp bana uzattı.
“Kızım bunu sana getirdim. Sen seversin sanat sepet işlerini.”
Gülümsedim.
“Bu ne ki?”
“Bunu büyük kızım yurtdışından getirmişti. Kartları var takıyorsun sonra düğmesine bastıkça farklı fotoğraflar çıkıyor.”
“Anladım. Eskiden Hactan getirilen kameralar gibi. Çok güzel.”
“Ben de senin seveceğini düşündüm. Fotoğraflar üzerine düşününce insanı geliştiriyormuş. Beni pek geliştirmedi, belki seni geliştirir.”
Son cümlesinde ufak bir kahkaha patlattı. Ben de gülümsedim. Teşekkür edip kalkmak için müsaade istedim. Yeni oyuncağımla oynamak için heyecanlanmıştım.
Eve geçince ilk işim pijamalarımı giyip kamerayı elime almak oldu. Kartlardan birini taktım. İlk fotoğraf, sürüsünün gerisinde kalmış bir penguene aitti. Yüzünde üzgün ve yorgun bir ifade vardı. Yetişme telaşını ama telaş ettikçe de nasıl yetişemediğini gördüm. Görmedim aslında uydurdum. Sonuçta karşımdaki sadece bir fotoğraftı. Penguene üzülsem de bu fotoğrafta kendimden çok bir şey bulamadım. Sürüme yetişmek gibi bir kaygım olmamıştı hiçbir zaman ve belki de bu yüzden kendimi hiç geç kalmış hissetmedim.
Bir sonraki fotoğrafa geçtim. Elinde mikrofon tutan takım elbiseli papyonlu bir adam ona uzatılan insan kafası formundaki bir kabın içerisinden beyin yiyordu. O kadar güzel şey yedikten sonra bu fotoğrafı görmek biraz midemi bulandırdı. Sanatçı burada ne anlatmak istemişti anlayamadım. Beyni annesi yedirse neyse, ona karşı gelmek biraz zor olurdu ama burada böyle bir durum da yoktu. İnsanların şov için yapmayacağı bir şey de yoktu. Belki de ana fikir buydu.
Bir diğer fotoğrafta da öfkeli bir aslan bir ceylanı köşeye sıkıştırmıştı. Ceylanın çaresizliği gözlerine yansıyordu. İnsanın içinde yardım etme duygusu uyandırıyordu. Aslana karşı da bir öfke. Bir belgeselde görmüştüm, aslanın yavrularına yemek götürebilmek için avlandığını anlatıyordu. Orada da aslana ve yavrularına üzülmüştüm. Tüm duygular bakış açısından ibaretti. Kimin açısından bakarsan ona üzülecektin. Bu kadar empatik olmak da fazla yorucu geldi. Diğer fotoğrafa geçtim.
Bu fotoğrafta da kaktüs ormanı vardı. Arka planda irili ufaklı kaktüsler vardı. Önde ise kocaman insan boyundan uzun bir kaktüse sarılan bir adam vardı. Adam zarar görmemek uğruna her yerine yastık bağlayıp öyle sarılmıştı. Sarıp sarmalamak isteyen bir yolunu buluyordu işte. Gerisi hep bahane. Aynı zamanda erkeklerin narinliği de yansımıştı fotoğrafta. O fotoğraftaki bir kadın olsa kendini korumaya almak aklına gelmez, dümdüz sarılırdı. Yara içinde kalırdı ama yine de sarılırdı. Çevreden gözlemlediğim kadarıyla konuşuyorum. Yoksa kendi hikayemde kaktüs olan benim. Dikenlerim var derken yalan söylemiyordum. Sarılamayan adam da Turgut. Turgut kendini korumaya alarak bile sarılmayı denemedi. Hep dikenlerimden bahsetti, dikenlerimin onun canını acıttığından. O dikenlerin en çok benim canımı acıttığından kimse bahsetmedi. Ben hep anlatmadan anlaşılmayı istedim. Erkeklerin çok nadirinin sahip olduğu bir özellik. Turgut’ta olmayan. Ben de çok şey istedim biliyorum ama…
O fotoğraftan ileriye gidemedim. Gittim evde dolaştım öylece. Kitaplığımdaki tüm kitapları yere indirdim. Hepsini tek tek temizleyip yeniden yerleştirdim. Mutfağa gittim. Bugün hiç yememişim gibi kek çırptım kendime. Sonra fırının karşısında onun pişmesini izledim. Piştiğinde çok güzel görünüyordu ama yemedim. Aklım kamerada, o fotoğraftaydı. Elime süpürge, vileda alıp tüm evi baştan sona temizledim. Kendime iş çıkarmaktan kemiklerim sızlıyordu artık. Tüm yorgunluğuma rağmen döndüm dolaştım fotoğrafa baktım yeniden. Aklımda aynı cümle.
“Sarıp sarmalamak isteyen bir yolunu buluyordu işte.”