Hayiti Nam Cezirede Bir Cevelan

Yakup Karahan

lalettayin bir yerel tarihçinin -dedemin- balıkesir bit pazarında bulduğu eser, belki de keşifler tarihini yeniden gözden geçirmemizi sağlayacak önemi haizdir. çağdaşlarımızın, adı ve künyesi el-fihrist, keşfü’l-fünûn ve esami’l-kütüb gibi bibliyografilerde geçmesi hasebiyle haberdar oldukları bu kitabın sahibi zerrâtiye meşayihinden “kırbaş baba ali” adıyla maruf, süleyman ishak gündüz ali el-albanî sümmel bigadicî efendidir. müellifin kim olduğuna, tahsiline,kerametlerine, marifetlerine ve cümle faaliyetine dair detaylı malumat bizatihi kitabın kendisi vasıtasıyla menkuldür. buna göre tiran’da meskun karamançolardan hububatçı hasan hüseyin efendinin mahdumu olarak anasından bembeyaz saçlarla veladet eden baba ali, küçük yaşlarda tekkeye intisab etmiş; toskaca, berberice, katalonca, gilyakça, kıptice, kürtçe, adigece, oilce, peştunca ve ladino dillerini öğrenmiş; bundan maada huruf,rakam, taş, sima, necm, su, bulut, tüy ve renk ilimlerini kemal mertebede tahsil etmiştir. hazret, seyrüsülukunu tamam ettikten sonra piri şeyh kasım sümbül babadan aldığı nefesle havada uçan, suda yürüyen, karada ise aynı anda tam on iki farklı vilayetin sur kapısından duhul ederek bast-ı mekanın dik alasını yaşayan bir muhterem olup çıkmıştır (allah onun sırrını yüceltsin).

yine kitabın tarihçe-i hayat kısmından aldığımız bilgiye göre süleyman ishak gündüz ali el-albani sümmel bigadicî efendi, bir cumartesi gecesi tekkede sazlar susup meşk nihayet bulduğu vakitte, cezbe ve hayretten bitap düşmüş dervişanın gözleri önünde gürül gürül yanan şiporet sobasına girip bacaya kadar yükselmiş, ardından ta ertesi yatsıya kadar aklı kıt beşerin marazi kabulüne göre sır olmuştur. işte mezkur eser vakanın nazardan vareste kısmını, yani bundan sonrasını anlatmaktadır.

hikaye ettiğine göre o gece süleyman ishak gündüz ali el-albani sümmel bigadici efendi asrın debdebesinden, dünyanın keşmekeşinden, telaşesi bitmeyen eyyamdan, zarı zarı ağlayan evladı iyalden pek bi bunalıp evvela ülkere ağıyor, saniyen pike yapmak suretiyle dımeşk’e doğru süzülüyor. burada tablasını henüz açan turuk-u aliye ehli bir tatlıcının şambali ikramını lütfedip tavasıyla beraber kabul ediyor. tam son şambali dilimini yutup, tavanın dibini sıyırdığı şehadet parmağını ağzına götürdüğü esnada aklına içini kavuran bir fikir düşüyor; arz denilen bu tepsinin kıyısına varmak, tepsinin cidarından boynunu uzatıp aşağı bakmak ve böylece dünyayı tutan öküzle müşerref olmak fikri. parmağını yaladığı gibi cübbesinin eteklerini toplayıp tekrar havalanıyor. istikamet gence. burada para kesesini yürütüyorlar şeyh efendinin. demesine göre bu hadisenin keyfiyeti toprağı öyle bir iktizaza getiriyor ki, süleyman ishak gündüz ali el-albani sümmel bigadici gence’den ayrılır ayrılmaz murovdağı zelzele tesiriyle ikiye bölünüyor ve dahi -beladan sonra gelen rahmet kabilinden- bugün bile bakmaya gönlün doymadığı iki güzel göl meydana geliyor.

bereket, süleyman ishak gündüz ali el-albani hazretleri katettiği mesafeleri, konduğu bütün durakları kitabın sonuna koyduğu haritada, ki bugünküyle neredeyse birebir aynıdır, göstermiştir. buna göre, yani haritada kırmızı mürekkeple imlediği yere göre magrib’de mola veriyor. cebelitarık’ta sağ cenah uzvunu tatlı, sol cenah uzvunu tuzlu sudan avuçlayıp yuğarak abdestini tazeledikten sonra iki rekat teheccüt namazını eda ediyor. akabinde ve detayında besmele-i şerifle ummanın soğuk suyuna kadem basıyor. önünde kadim dünyadan hiçbir ademe görmek nasip olmamış bir menzil. kah koşarak kah emekleyerek kah sürünerek gide gide gide gide bir adaya tesadüf ediyor. önce etrafını fırdolayı dönüp bakıyor ki kara derili, hasır peştemallı insanlardan mürekkep bir tuhaf ahali. yükselip tepeden bakıyor ki suda yüzen karınca yiyen balası gibi bir ada. süleyman ishak gündüz ali el-albani sümmel bigadici efendinin hayiti adıyla çizdiği adadır bu. “koca lucifer-i ati” diye tesmiye ettiği ana karanın atlas nispetiyle hemen bir parmak berisindedir. efendi hazretleri son bir nazar ettikten sonra seferin yorgunluğuyla önünü ardını düşünmeye üşenerek adaya iniyor. niyeti hem biraz soluklanmak hem de ahvali tevhidden uzak düşmüş ahaliyi irşada gayret etmek. hakikaten halk, havadan düşen bir balık gibi gayba hamlettiği bu kılıklı adamın etrafında toplanarak hayli alaka gösteriyor. gelgelelim baba ali’nin bildiği hiçbir lisan bu insanlarla mülaki olmaya imkan vermiyor. imtihan mevsimi bir tutukluk iklimiyle çatıyor süleyman ishak gündüz ali el-albani sümmel bigadici efendiye. kadir-i mutlak’ın sünneti. efendi, hepten ümidi kesmek yerine hal diliyle hemhal olmayı münasip görüyor ama namümkün. göbeğini ovalamasına, ağzının kenarından sular nasıl akar göstermesine, eliyle havayı parmaklayıp ağzına lokma gibi koymasına da muhatapları ancak yuvarlak dudak hareketleriyle ünleyerek mukabele ediyorlar. neden sonra karnının aç olduğunu anlayıp eline bir parça ağaç kabuğu veriyorlar, ki baba ali eyer gibi yere koyup üzerine oturuyor bu nazik ikramın. oturur oturmaz da her bir dişinin yarısı kemirilmiş gibi duran yaşlı zat efendiyi tepeleyip altından nimeti çekerek ısırıyor. ihtimal, kendi ananelerince bu tavrı hakaret addettiklerinden baba ali efendi’yi ters dublex bir ağaç kovuğunda tevkif ediyorlar, başına da az evvel ağaç kabuğunu dişleyen çeyrek ağızlı o zalim zaptiyeyi dikiyorlar. zavallı şeyh efendi teyemmüm abdestiyle iki rekathacet namazı kılıyor: “ya rabbel alemin, uçuran da sen düşüren de. halim sana ayan.” hayiti ahalisini büsbütün işkillendiriyor efendi’nin bu ritüeli. kendi batıl dinlerine karşı bir tehdit sayıyorlar onu. içlerinden birkaçı baba ali’yi yaka paça tutup tapınmayı adet edindikleri bir kaktüsün karşısına götürüyor. çorak, kuru bir arazide, yedi kollu bir kaktüstür bu. kaktüs baba ali’nin derbeder halini görünce başını eğiyor ve tepesinden birkaç damla su fışkırıyor. kaktüsün ehlihal fıtratı baba ali’nin o dakka nazarı dikkatini celbediyor. adamların elinden sıyrılan baba ali’yle toprağın salıverdiği kaktüs birbirlerine doğru koşuyorlar. kaktüs yedi koluyla sarıyor ali efendi’yi. baba ali göğsüne batıp çıkan dikenleri tek tek öpüyor gözyaşı dökerek. “serendibipiti! isterse biri diken olsun diğeri narin can, aynı fıtrat üzere halk olan cisimlerin tesadüfi kucaklaşması ne rahmet dolu bir şiplemedir. bir rabıtadır ki bu göbek bağımın sırlandığı topraklarda bulamadığım huzuru dikenli kollar sundu bana” diyerek yorumluyor baba ali bu hadiseyi. Yine tevkifi dolayısıyla ikindi namazını vaktinde eda edemeyişine de çok içerliyor.

şahit olduğu şeyler karşısında enikonu tedirgin olan yerli halksa süleyman ishak gündüz ali el-albani sümmel bigadici hazretlerinden kurtulmak lüzumunu gördükleri için efendiyi tutup denize fırlatıyorlar. Böylelikle ab-ı selamete eren baba ali, “ahir zamana değin kendi nevinden her kafirin elinden çekesin.” diye ah etmekten geri durmayarak suyun üstünde kuğu misali süzülerek kaçıyor. Tanca kıyısına varır varmaz önce ikindi namazını kaza ediyor, ardından bir kerahat vakti müddetinde bugün elimize ulaşan kitabı telif ediyor. İstinsah ettiği diğer üç nüshanın birini suya atıyor, diğerini toprağa gömüyor, en son nüshayı da lodos rüzgarına emanet ediyor.