Yaşlı Adam Ve At

Erdal Kalaycı

Yıllar evvel bölgenin zenginlerinden birinin babasına hediye ettiği ve o günler için çok değerli olan köstekli saatini yeleğinin cebinden çıkardı, yatsı ezanı okunmak üzereydi.Her ne kadar yıllardır cuma ve pazartesi günleri dışında ezan sesi duymasa da namazını vaktinde kılmayı severdi,özellikle de yatsı namazını. Cumayı da ahaliyle hoşbeş etmemek için son dakikada yetiştiği evine yaklaşık atla yirmi dakikalık mesafedeki köyün camisinde kılardı. O akşam sağanak yağmur yağmıştı. Pencereden ıslak çimen kokusunu alabiliyordu. Pencereyi hem biraz havalandırmak hem de gürül gürül yanan sobanın verdiği sıcaklığı azaltmak için açmıştı, terleyip de hasta olmak en büyük korkusuydu. Zira ona bakacak kimsesi yoktu aslında vardı ama kimseden bunu isteyemeyecek kadar gururluydu.Seccadesini serdi tam namaza duracakken bir kişneme sesiyle irkildi, bu sesi tanıyordu ama emin de olamamıştı. Kapının yakınındaki sergende duran gaz lambasını aldı sobanın yanına koydu. Çalı süpürgesinden bir dal koparıp sobanın içine soktu bununla gaz lambasını yaktı. Dizleri artık eskisi gibi değildi doğrulmakta biraz zorlandı ve dış kapıya yöneldi. Kapıyı açtı ve uzakta ay ışığının ıslanmış vücudunu parlattığı o muhteşem canlıyı gördü. Onu yıllar önce bulduğu günü dün gibi hatırlıyordu.

Her sabah yaptığı gibi keçilerine yemlerini verdi,sütlerini sağdı. Dışarıda yaktığı odunların üzerine sütleri kaynatacağı kazanı koydu.Bu sütlerden peynir yapıp pazartesi günleri şehrin pazarında satıyordu. Artık geçimini bu şekilde sağlıyordu. Hanımı öldüğünden beri bütün işlerini de kendisi hallediyordu.Aslında o uzun nesillerdir at yetiştiriciliği yapan bir neslin son temsilcisiydi.Bölgenin en iyi atları onun ataları tarafından yetiştirilirdi. Hatta saraya bile onlardan onlarca at gitmişti. Heyhat devir değişmiş atın kıymeti azalmıştı o da bugün atalarının burun kıvırdığı işleri yapıyordu.Son kovayı da kazana boşaltırken köpeğinin havlamasını duydu.Hayvan durmaksızın havlıyordu. Bir gariplik vardı sanki. Sesin olduğu tarafa doğru gitti köpeği adamı gördüğünde ona yaklaştı sonra tekrar çalıların arasına doğru bakarak havlamaya başladı. Burada bir şey var der gibi de arada bir sahibine bakıyordu. Adam oraya doğru yaklaştı ve bir tayın yerde yattığını, ayağının dibinde de bir kurdun cansız bedenini gördü.Tay ayağa kalkmaya çalışıyordu fakat sol arka bacağından ciddi bir yara almıştı,sanırım aynı zamanda da kırıktı.Her ne olduysa olmuş kader bu kez avın değil avcının ölmesine karar vermişti.Adam ahıra dönüp eşeğini çıkardı tayın yanına götürdü o zamanlar bir tayı kaldırıp eşeğin üzerine yükleyebilecek kadar gücü vardı, öyle de yaptı.Tayın hali ümitsizdi ancak olabileceği en iyi yerde bu hale gelmişti.Onu iyi edebilecek biri varsa o da bu adamdı.Adam babasından öğrendiği şekilde tayın yaralarını temizledi evinde her daim bulundurduğu şifalı otları kaynattı, ekmeğin içini çıkarıp karışımın içime attı. Ekmekler karışımı emip su da biraz ılıdıktan sonra ekmekleri çıkardı, eliyle ezerek macunumsu bir kıvama getirdi.Bunu otuz gün boyunca tekrarlayacaktı Bunu tayın yarasının üzerine bastı.bezle burayı sardı.Ahırın çatısını tutan kalaslardan geçirdiği halatlarla tayı askıya aldı. Taze inek pisliği ve samanı karıştırdı bnunla atın kırık bacağını sardı. Kuruduğunda bu harç alçı vazifesi görecekti. Bir atın bu yöntemlerle iyileşmesi çok zordu ancak bu tay çok genç ve azimliydi.Aradan dört ay geçmiş tay tamamen iyileşmiş fakat bacağında ölene kadar taşıyacağı savaş yaralarının izlerini taşıyordu. Bir zaman daha sonra at büyüyüp serpildi ve binicilik için yetiştirilecek yaşa geldi Adam bildiği ne varsa denedi fakat atın üzeine eğeri koyabilecek hale bile gelemedi. Aylar geçmesine rağmen bu atı ehlileştirememişti.Çabaları sonuçsuz kalınca son çare olarak atı ahıra bağlayıp aç bırakmaya başladı. Onun bu şeklde akıllanacağını, ona itaat edeceğini düşünmüştü. Birkaç gün bunu yaptıktan sonra atı dışarı çıkarmaya çalıştı fakat at buna da direniyordu. Son gücüyle atın yularına asılan adam atın başını aniden çevirmesiyle yere kapaklandı. Bu denemelerini başka bir güne bırakmak isteyip atın yemini ve suyunu verdikten sonra ahırdan çıktı. Ertesi gün ahıra girdiğinde atın hiçbirşey yiyip içmediğini fark etti.Adeta at sessiz bir direnişe başlamış, bir ölüm orucuna girmişti.Adam o kadar telaşlanmıştı ki yaralarını iyi edip besleyip büyüttüğü atın öleceğini sadece bu güzel canlıya binebilmek için onun vebaline gireceğini düşündü.

Bir atın sevebileceği ne varsa atın önüne bırakıp ahırdan çıktı. Kapıyı da açık bıraktı.Evine girdi, her zaman yaptığı gibi sobanın üzerindeki sıcak suyu kullanarak ılıştırdığı suyla değil de alel acele lavabonun yanında bulunan ibrikle abdestini aldı, seccadesini serip namaza durdu.Bu sefer duasını tamamen atın yaşamasına ayırdı. Ne olursa olsun isterse gitsin ama yaşasın diye dua etti. O günün bütün namazlarından sonra sadece onun için dua etti ve yatsıyı kılıp kaygıyla başını yastığa koydu.

Sabah olup horozu kalk borusunu öttürdükten sonra dışarıya çıktı, ahıra yöneldi. Tedirginlikle ahırın kapısından içeriye girdi.Tebessüm etti at ahırda değildi. Rabbi dualarını kabul etmişti.Bazı ruhların ehlileşemeyeceğini, ne yaparsa yapsın kaderinde o olmayanın kaderini değiştiremeyeceğini bu at sayesinde nihayet anlamıştı. Tıpkı Mustafa’sı gibi.

Mustafa atın yıllar sonra yaşlı adamın evinin önündeki çayıra geldiği gecenin sabahında ,kavga gürültü ayrıldığı o eve geri dönmüştü.Babasının inadını çok iyi biliyordu.Bu yüzden eşi ve çocuklarını yakın bir köydeki ahbabının evine bırakarak gelmişti baba evine. Eğer bir tatsızlık çıkarsa çocuklarının bunu görmesini istememişti. Onlara dedelerini çok fazla anlatmamıştı fakat çocukları belli bir yaşa geldiklerinde bu adamı tanımak istemişlerdi. Herkesle anlaşabilen babalarının kendi babalarıyla görüşmemesini anlamlandıramıyorlardı. Yıllar bu iki adamı da çok değiştirmişti.Aynı genleri taşıyan bu iki inatçı adam farklı sebeplerle çok değişmişti.Birini gurbetin zorlukları ve yumuşak huylu hanımı diğerini ise bir yabani at ehlileştirmişti. Mustafa evine doğru yaklaşırken babasını kaynayan kazanın başında gördü. Babasını uzaktan, çaktırmadan izlemeye başladı. Elmacık kemikleri çukur yanakları,başındaki takkesi ve o zamanların pantolonu olan İngiliz kiloduyla babası aynı hatırladığı gibiydi. Sadece yılların vermiş olduğu yükten beli bükülmüştü biraz. Babası kazandan kafasını kaldırdığında bir adamın ona doğru yaklaştığını gördü. İlk önce bu simanın tanıdık olduğunu fark etti fakat kim olduğunu henüz çıkaramamıştı. Biraz daha yaklaştığında bu adamın Mustafa’sı olduğunu anladı. Bir anlığına tebessüm etti ve hemen ardından kaşlarını çattı. Değişmişti değişmesine ama yılların da fıtratı vardı. Mustafa yaklaştı, babasının eline doğru uzandı , babası istemsizce elini verdi ve o eli yılların hasretiyle önce dudaklarına sonra alnına götüren Mustafa çocuklar gibi ağlamaya başladı. O ağladıkça babası da belki de hayatında ilk kez ağlamaya başladı. Oğlunu kendine doğru çekti ve sarıldılar. Dakikalarca bu şekilde, adeta iğnelerini kendi içlerine batırarak sarılıp ağladılar.