Buradayım, korkma.
Ellerini eldivenin içinden usul usul çıkarıp kaktüsün kaburgalarına kolunu yanaştırdı. Beyaz tişörtünün göğsü, iplerle bağladığı yastıkların yumuşak yüzeyinde sürtündü. Güneş, pantolonunun siyahına vuruyordu. Toprağın sıcak kokusu, tenindeki tuzla karışıp alnından düşen tek damlayı dikenlerin gölgesine bıraktı. Olcay, yüzünü yeşil kabuğa yasladı ve gözlerini gönül rahatlığıyla yumdu. Bir, iki, üç, dört diye saydı.
Nabzı, sanki bitkinin içindeki saklı suyla aynı ritmi bulmaya çalışır gibi kaburgalara vurdu.
Dudaklarından bir fısıltı döküldü:
“Mwen la.” (Buradayım.)
Sonra bir tane daha:
“Pa pè.” (Korkma.)
Küçüklüğüne telkin verdi.
Yastık iplerinden biri hafiften gevşerken rüzgâr, uzakta yuvarlanan paslı bir teneke gibi tıkırdadı. Kıvırcık saç telleri birbirine karıştı.
O, dikenlerin ölçülebilir acısına tutunarak nefesini sekize tamamlarken aynı soruyu içindeki derinliklerde yeniden yokladı:
“Acının kabuğuna sarılmak nasıl olur da huzuru kalbe çağırır?”
Olcay’ın bedeni uzun süredir insan tenine değdiği anda kilitleniyordu. Ona göre temas belirsizlik ve kontrol kaybı demekti; bu da onda kaçınma tepkisine sebep oluyordu. Panik, damarlarına hücum ettiği anlarda önce omuzları taşlaşıyor sonra parmakları karıncalanıp uyuşuyordu. Bu yüzden kendi için bir formül üretti:
Öngörülebilir acıya yani dikene kontrollü maruz kalma. Bu formülde beyaz yastıklar sınır, eldivenler kural, nefesler ise denklem olacaktı. Her gün aynı saatte, aynı kaktüsü, sekiz nefesle saracaktı. Pastel yeşil defterinin kenarından bir cümle göz kırpıyordu:
“Vouloir, c’est pouvoir.” (İstemek, yapabilmektir.)
Olcay, batana sarılmayı kendi isteğiyle öğrenirse bir insana da sımsıkı sarılabilecekti. İçinde sevgiye aç ve muhtaç bir erkek çocuğu vardı hep.
O Fransızca deyimi gerçek kılmak için birine varması gerekiyordu ama kime?
Aylar önce Port-au-Prince’te güneş tüm ihtişamıyla ortalığı kavururken bir klinik kapısının önündeki masada Olcay gönüllü çevirmen olarak oturuyordu. Haiti’de hem Fransızca hem de Haiti Kreyolü konuşuluyordu. Olcay, sıraya alınan kişilerin bilgilerini Haiti Kreyolü’nden Fransızca’ya aktarıyor, annelerin kâğıtlarını usülüne uygun hâle getiriyordu. O kalabalıktan sıyrılan avuç içleri terli küçük oğlan Samuel elindeki kartı Olcay’a uzatıp sormuştu:
“Kounye a?” (Şimdi mi?)
Olcay, soruyu doktordan duyduğunu zannedip bakmadan başını sağ yana eğerek:
“Apre.” (Sonra.)
Kapıdaki kızıl ışık sönünce yeni hasta içeri alındı. Demir kapı tık diye kapandığında Samuel’in annesi ona beklemesini söyledi. Beklediler. Sonra sokakta bir patırtı koptu, birkaç kişi koştu:
“Pa kouri! Pa kouri!” (Koşma! Koşma!) diyen bir adam sesi, motosiklet uğultusuna karıştı.
Karanlık çökerken klinik çevresi boşaldı. Geriye sadece bir annenin feryadı kaldı:
“Kote w ye, Samuel?” (Samuel, neredesin?)
O günün akşamında, Samuel’in verdiği minik kaktüs fidesini titreyen ellerle masasına koydu Olcay. Dikenlerini tek tek saydı, toprağını değiştirdi ve pastel yeşil not defterine iki cümle yazdı:
“Sırayı ben karıştırdım. Elim uzanmadı.”
O geceden sonra bu yoksul ülkede bir insana uzanmak istediğinde parmak uçları sanki görünmez bir tel örgüye takılır gibi oldu. Bir saçı ellemek istediğinde durdu, biriyle tokalaşırken dondu. Bir omuza dokunmak istediğinde kendini çekti, bir yanağı sevmek ya da hafifçe öpmek istediğinde vazgeçti. Kimseye yaslayamadı başını. İşte bu yüzden Olcay, acının kaynağına kontrollü maruz kalmaya -üretmiş olduğu formüle- sığınıyordu. Kaktüs, suyu içeride tutan sabrı; dikenler, hesaplanabilir acıyı; her nefes, eksik kalan o uzanışı telafi etmenin tek yolu olacaktı.
Bugün, güneş batmadan önce pazarın ortasında Samuel’in ablası Sophie ile buluşacak ve çantasındaki zarfı teslim edecekti. Zarfın içinde Olcay’ın kendi el yazısıyla yazdığı özür mektubu, Samuel adına yerel bir hayır kurumuna yaptığı bağışın makbuzu ve o günün sıra kartının fotokopisi vardı. Sophie’ye geç de olsa bir başsağlığı dilemek istiyordu. Bir anda avuç içleri soğudu. Yeniden ritüele döndü: dört saniye nefes al, dört saniye tut, dört saniyede bırak. Tam sekiz kez yaptı bunu. Her döngüde yastıkların ağırlığını biraz daha fark etti, eldivenlerinin içinde biriken ter bir çizgi gibi aktı. Saat ilerlerken minibüsler birbirine korna bastı. Olcay kendine fısıldadı:
“Mwen la… Pa pè.” (Buradayım… Korkma.)
Aklı bir noktaya takılı kaldı. Yastıkları burada mı çözmeliydi? Yoksa insanı da yastıklarla mı kucaklamalıydı?
Sophie, pazarın ortasında belirdi. Olcay, ona doğru tedirginlikle yürüyüp zarfı iki eliyle uzattı. Kadın, önce zarfı gözleriyle tarttı sonra titrek bir nefesle araladı. El yazılı mektubu, makbuzu, sıra kartının fotokopisini gördü. Gözleri fotokopide kaldı. Olcay’ın boğazı kurudu. Eğer o gün sırayı karıştırmamış olsaydı Samuel o sırada içeride muayene olacağı için dışarı koşup çatışmanın ortasında kalmayacaktı. Olcay, Samuel’in çatışmaya koştuğunu fark edip onu ellerini uzatarak durdurabilirdi. Bunu içini yiyip bitiren bir kesinlikle biliyordu.
Sophie, zarfın içindekilere uzun uzun baktı. Sonra başını kaldırıp Olcay’a öyle bir bakış attı ki içinde hem geç kaldın hem yine de geldin anlamı vardı. Sophie biliyordu, Samuel o gün başka bir yerde aynı yazgıya rastlayabilirdi. Bütün suçu bu adama yükleyemezdi. Tanrı kardeşine sadece bu kadar ömür biçmişti.
Sophie, zarfı göğsüne bastırdı ve bir adım atarak Olcay’a sımsıkı sarıldı. Olcay, geri çekilmek üzereyken yolda gevşettiği düğümler birden çözüldü. Beyaz yastıklar yere düştü, kolları boşta kaldı. Bu kuz canı yanmadı.
Anladı ki dikenler kaktüste değil içindeki tel örgüdeymiş; suyu tutan da dikenler değil kaburgaymış.
Sophie’nin kollarında sekiz nefesin hesabı bir nefese indi.
Affın adı konmadı ama kayıp, iki beden arasında eşit bölündü.
Korku çözüldü, kalp huzura büründü.