Ümit

Hacer Çiftçi

Doğduğu fakir ev, 11 yaşında bakkal çırağı olarak çalışmaya başlamasına sebep olmuştu Ümit’in. Kendisi gibi çocuk işçi olan bakkalın oğluyla günleri bakkalın içinde geçiyordu. Oğlan kasada parayla oynarken Ümit, kolileri taşıyor, rafları siliyor, patronun ve oğlunun çaylarını getiriyor, yerlere paspas atıyordu. Müşterilerin poşetlerini arabalarına taşıyor, yakın evlerden gelen siparişleri götürüyor, pirincin taşlarını ayıklıyordu. Eve geldiğinde yorgunluktan ayakları zonkluyordu. Yemeği uyuklayarak yiyor, genelde çayı beklemeden uyuyordu. Uyuyakaldığı çoğu akşam çoraplarını annesi çıkarıyor, onu güç bela yatağına taşıyor, sarılıp yanında bir süre kalıyordu. Annesi onun yumuşak kucağıydı. Uyuyor bile olsa onun kokusunu alıyor, sıcak göğsüne başını gömüp dinleniyordu. Yaz tatillerini her çocuk gibi neşeyle, özlemle beklemiyordu. Herkesin denizlerde, yazlıklarda geçirdiği tatil onun için dikenli bir yol, yoldan kaldırması gereken kocaman bir kaktüs ağacıydı. Neyse ki annesi bu dikenlere kalkan oluyor, Ümit’in zorlu çocukluğuna mutlu anılar bırakmak için elinden geleni yapıyordu. Babasına rağmen. Babası, kendini bildi bileli ağır işlerde çalışırdı. Yorgunluk onu sinirli bir adama çevirmiş o da öfkesini hep karısından ve çocuklarından çıkarmıştı. Yediği dayaklar ne kadar acıysa annesinin şefkati o kadar tatlıydı. Babasının sesine tahammül edemez ama annesinin her sözü ninni gibi gelirdi.

Yazları tatillerini bakkalda geçiren Ümit, okulda hem tembel hem başarılı olan “zeki ama çalışmıyor” örneği bir çocuktu. Çalışmamasının sebebi hep erkenden uyumasıydı. Akşam yemeğini yer yemez uyurdu çünkü uyumazsa babasından dayak yiyeceğini, sıranın mutlaka kendisine de geleceğini bilirdi. Bazen babası erken davranır, yemekten önce illâ bir hır çıkarır, önüne kim gelirse ya da kimi gözüne kestirirse bir güzel döver, sonra dinlenmek için uzandığı kanepede yorgunluktan sızar kalırdı. O uyuyunca herkes rahat bir nefes alırdı. Çocuklardan hangisi dayak yerse o gece annesi onun yanına uzanır, saçlarını okşar, kucağına basar, sessiz sessiz ağlardı. Bazen Ümit annesini kıskanır, keşke babam beni dövseydi diye bile düşünürdü. Ümit üniversite sınavını kazanıp da okula başlayınca değişti babası. Artık oğlunun kendisine gücü yeteceğini aklı mı kesti yoksa kocaman oğlanı dövmeyi kendine yediremedi mi bilinmez. Annesi de böylece rahat bir nefes almış oldu.

Okulun bittiği yazın sonunda öğretmen olarak atandı Ümit. Ülkenin en doğusunda, kendisi gibi yeni atanmış birkaç öğretmenle, ailesinden ilk defa ayrı yaşamaya başlamıştı. Koca adam, bazı geceler uyanır, annesinin kokusunu arardı. Sobayı yakamadığında, yemeği yaktığında, çamaşırları elinde yıkadığında, sular kesilip de köy çeşmesinden su taşıdığında annesini daha bir özler, ağlayacak gibi olurdu. Ağlamayı kendine yakıştıramadığından kendini yollara vurur saatlerce yürürdü. Tezek kokan havayı içine çeker; ağaçsız, dağsız, taş ve topraktan ibaret köy gözden kaybolana kadar uzaklaşırdı. Bu yürüyüşlere Hülya da eşlik ederdi bazen. Hülya Ümit’ten üç yıl önce atanmıştı bu köye. Dört yaş büyüktü Ümit’ten. Abla derdi ona. Abla dediği için birlikte yürümelerinde bir mahzur yoktu. Kimse yanlış anlamaz, dedikoduları yapılmazdı.

Sobayı yakamadığı zamanlar Hülya yardımına koşmaya başlamıştı. Yemek yapınca bir tabak da ona getiriyor, bazen çamaşırlarını alıp makinede yıkıyor, arabayla şehre inerken onu da yanında götürüyordu. Geziyor, alışveriş yapıyor, tavla oynuyor, köyün yorgunluğunu birlikte atıyorlardı. Ümit annesini özlediğinde Hülya’nın yanına koşuyordu artık. Bu koşmalar rutine bağlanmış, Ümit eve geçmeden ona uğrar olmuş, o da yemeği iki kişilik yapmaya, onun kıyafetlerini yıkayıp ütülemeye, kendine alışveriş yaparken Ümit’in de eksiklerini tamamlamaya başlamıştı. Köy hayatı ne kadar zor gelirse gelsin Hülya’nın varlığı o kadar iyi geliyordu. Hülya annesinin yokluğuna merhem gibi gelmişti. Onu görmediği gün kendini eksik hissediyordu. Yatmadan mutlaka arıyor, gün boyu olanları anlatıyordu. Okumayı yetiştiremediği sınav kâğıtlarını Hülya okuyor, bazen sınıf defterini dolduruyor, bakkala giderken verdiği listeyi tamam edip geliyordu. Ümit aradığı anneyi bulmuştu. Hülya ise kendini Ümit’in neşesine kaptırmış, her ne kadar o abla dedikçe içi acısa da kendini ona adamıştı. Kısa boyu, fazla kilosu, kalın gözlükleri, kıvırcık saçları ve tombul parmakları Ümit’in en büyük eğlencesiydi. O saçlarıyla oynarken Hülya kadınlaşır, Ümit çocuklaşırdı. Gözlüklerini takıp komiklikler yapar, uzanamadığı yerlere uzanırken Hülya’ya tepeden bakıp göz atardı. Ümit göz kırpınca Hülya ümitlenir, ardından bir abla sözü gelir, Hülya raftan düşmüş bardak gibi parçalanırdı.

Bir Pazar günü Hülya ile şehre inmişlerdi yine. Ümit’in keyifsizliği Hülya’nın gözünden kaçmadı. Uzun zamandır sanal kumar oynadığını biliyordu, Ümit de saklamıyordu ama “Büyük oynamıyorum vakit geçsin işte.” deyip başından savıyordu Hülya’yı. “Bu defa büyük kaybettim.” dedi. “Elimde avucumda ne varsa bastım. Hepsi gitti. Araba alacaktım, tüm parayı kaybettim.” diye devam etti. Hülya tutumlu kızdı, elinde hep birikmiş parası olurdu. “Ben sana borç veririm, eline ne zaman geçerse ödersin.” dedi. Bu kafayla Ümit’in elinde para olması pek olası değildi. Hülya göze aldı verdiği paranın geri dönmeme ihtimalinin büyüklüğünü. Ailesi varlıklı sayılırdı, kimse Hülya’ya paran nerede diye sormazdı. “Hadi gidelim, kafanı topla önce sonra da araba bakarız bir ara sana. Bir daha kumar oynamayacağına söz ver ama.” dedi. Ümit bir kez daha annesine benzetti Hülya’yı. Bana söz ver deyişi ne kadar da anaçtı. Sanki babasından dayak yemişti de annesi gece yanına uzanmış, oğlunun başını göğsüne gömmüş, saçlarını okşamıştı. Güvenle baktı Hülya’ya. Şefkat, huzur, aşk, teslimiyet gördü. Nefes alışını izledi. Göğsü inip kalkıyor, dudaklarının arasından çıkan soluğu buhar olup Ümit’e ulaşıyordu. Tombul parmaklarıyla tırnaklarının kenarını düzeltiyor, gerginliğini gizlemeye çalışıyordu. Beni adam etse etse Hülya eder diye düşündü. Adam edemezdi de işte arkasını toplardı, yemeğini yapar, çamaşırını yıkar, kumar borcunu öderdi. Tırnaklarını bile keserim diye geçirdi Hülya içinden, sanki Ümit’in iç sesini duyar gibi, sessizce cevap verdi ona. O masadan konuşulmamış bir anlaşma ile kalktılar sanki, bundan sonra Ümit Hülya’ya neşe katacak, Hülya Ümit’e anne olacaktı. Hayatın bu dikenli yolları Ümit’e yeni ve güvenli bir liman sunmuştu.