Esma ile oturmak tek kişilik bir gösteriyi izlemek gibiydi. Nefes almayı unutan bir seyirci gibi, kendi anlattıklarından başka bir şey duymak istemezdi. Ama bu gösterideki asıl trajik şey, sürekli Esma’nın yanında duran Seda’ydı. Kendisi sadece bir dekorasyona dönüşmüştü. Esmanın parlak ışıkları altında ezilen, yavaş yavaş kararan bir gölge olarak devam ediyordu Esma’nın yanındaki rolüne. Esma bazen ona ‘Sen ne düşünüyorsun?’ diye sorardı. Bu bir cevap beklemeden önce nefes almak için yaptığı zorunlu bir moladan başka bir şey değildi. Seda’nın ne düşünüp düşünmediği umrunda değildi. Nitekim Seda konuşmaya hazırlandığında, o çoktan kendi anlatacağı yeni, çok önemli hikayesini zihninde prova ediyor olurdu.
O gün öğle yemeğini birlikte yiyecektik. Ben Esma ve Seda. Bu normalde sıradan bir molaydı. Ama ikisi için bir sözleşme anıydı. Sözleşme şu şekilde ilerler: Esma konuşur, Seda dinler ve arada da kafa sallayarak veya sözleriyle onaylar. Yemeklerimizin birinde Seda nihayet ailesiyle yaşadıkları bir problemin çözüldüğünü ve ne kadar rahatladığını anlatmaya çalışmıştı. Sesi Esma’nın o esnada anlattığı son derece gereksiz bir olayı bölme cüreti göstermesinden ötürü titrek çıkmıştı. ‘ Babam sonunda…’ diye başladı Seda, rahat bir nefes almış gibiydi. O esnada Esma’nın gözleri Seda’nın yüzünde değil, arkasındaki camekanın yansımasındaydı. Ordan kontrol ederek saçının ön tutamını düzeltti. Seda cümlesini bitirdiğinde, Esma derin bir nefes aldı , yine bir sonraki cümlesini söylemek için Seda’yı dinlemiş olduğu için değil. “Bu harika.” dedi. O an Seda’nın dudaklarına yorgun bir gülümseme oturdu ve aklından “Harika olan bir şey varsa o da senin olayları tekrar kendine getirme hızın.”diye geçirdi. Nitekim Esma’nın sesi samimi bir mutluluktan ziyade konuyu yeniden kendisine çevirme hevesi taşıyordu. ‘Biliyor musun, benim de annemle yaşadığım bir sorun vardı, hatta benimki seninkinden daha zordu, çünkü…’ Sahne yine Esma’ya aitti. Seda sözlerinin yarıda kaldığını fark edince, çatalını yavaşça tabağına bırakıp dudaklarına yorgun bir tebessüm yerleştirdi. Bakışları boştu ama sabırlıydı. Artık konuşmak için çaba sarf etmiyor. Esma’nın monoloğu bitene dek masada bulunan bir bibloya dönüşmüştü yine. Gözü masada duran dikenli, küçük bir sukulente çivilenmişti bir süre. Sert ve soğuk görünümlü ama içinde yaşam suyu taşıyan sukulent. Karnıma bir ağrı saplandı bu tanıdık görüntüler sonrasında. Yıllar önce kendimden vazgeçişimin bıraktığı bir iz gibiydi bu sahne. Seda artık Esma’nın anlattıklarının bir ses tahtası gibiydi. Kendi sesi olmayan bir yansımaydı.
Haftalarca böyle devam eden süreçler yaşandı. Esma’nın sesi siren gibi yükselirken Seda’nın sesi de tabiri caizse içine kaçmıştı. Ta ki uzun planlamalar neticesinde açılan yeni restoranda akşam yemeği yemek üzere sözleştiğimiz güne kadar. Esma her zaman olduğu gibi bir olayının tam ortasındaydı. Mesai arkadaşlarından birinin yetersizliğinden bahsediyor. Neticesinde de konuyu bir şekilde kendisinin ‘mükemmel’ oluşuyla sonlandırıyordu. Seda sessiz kalıp sadece tabağıyla ilgilenmeyi tercih ediyordu.
Fakat farklı olan bir şeyler vardı. Anlatılan hikaye masanın diğer ucundaki Sibel’i rahatsız etmişti. Ve bir cesaretle Esma’nın sözünü kesti. Aslında bende bu konuda bir şeyler düşündüm diyerek konuyu bambaşka bir noktaya çekti. Herkes anında Sibel’e odaklandı. Masadaki herkes bu anı bekliyor gibiydi. İşte o an Esma’nın sesi havada asılı kaldı. Kimse onu duymuyor ve ona bakmıyordu. Esma’nın yüzünde parlayan maske o an çatlamış gibiydi. Etrafına panik içinde bakakaldı; aradığı onay ve dikkati bulamamıştı. Sahnesinde iken var olan spot ışıkları sönmüş, onu karanlıkta bırakmıştı. O saniyede yüzünde gördüğüm şok ile utanç arası var olan şey Esma’da öncesinde hiç görmediğim bir zayıflıktı. Normalde tüm odayı dolduran varlığı bir anda küçücük bir bedene sıkışmıştı.
Bu sırada yine beklenmeyen bir şey yaparak kolunu hızla ve sadece Seda’nın fark edeceği bir çaresizlikle Seda’ya uzattı. Yüksek perdenin tam aksine fısıltı denebilecek bir sesle ‘Buradan gidelim mi ? Beni sevmiyorlar.’ diyebildi. Bu kez sahneye Seda’nın lütuf anı gelmişti. Boş bakışları bir anda canlanan Seda başını sallayarak tabağını bıraktı. Esma’ya doğru eğildi. Onu teselli etmek, onun sığınacağı liman olmak tabiki kendisinin yapması gereken bir şeydi. Esma’nın ona ihtiyacı vardı. Esma çevresindeki herkes onu reddetse bile ona muhtaçtı. Esma’yı sımsıkı tutarak kendisinin kurtuluşunu ve vazgeçilmezlik hissini tatmış oldu. O an gördüğüm o hastalıklı ilişkide benim gördüğüm zehirken Seda’ya hayatta kalma garantisi veren işaret gibiydi.
Bir haftasonuydu. Hava Esma’nın sesi gibi gergindi. O ikisini Esma’nın son zamanlarda peyda olmuş olan yetersizlik hissini yok etmek amacıyla planladığı asıl amaç olarak kendisinin parlayacağı bir piknikten sonra gördüm. Seda’nın gözleri çökmüş ve sesi normalinde ötesinde tükenmiş çıkıyordu. Esma piknikteki en küçük sıkıntıyı bile Seda çözememiş ve bu sebeple onu koruyamamış gibi onun üzerine yıkıyordu. ‘Senin yüzünden hiç rahat olamadım.’ gibi hiç mantığı olmayan ve olabildiğince acımasız cümleler kullanıyordu. Esma’nın Seda’ya yaptığı saatler süren ağır bir duygusal şiddetten başkası değildi. Gün bitip de vedalaşırlarken onları izlemeye koyuldum. Esma o kadar keskin sözler söylemişti ki piknikte etkilenip de gerilmeyen kalmamıştı. Seda sessizce akıtıyordu gözyaşlarını, hıçkırıklarını içine gömüyordu, belliydi. Bu kez bir daha görüşmezler artık bitti. Şu yaşadığı acı ile kurtulur demiştim.
Tam Seda çantasını sırtlanmış yorgun adımlarla gitmek üzereyken, Esma’nın sesi duyuldu. Panik fısıltısı değil de hesaplı, planlı bir şefkatti şimdi sergilediği. Elindeki kurbanını son anda yeniden kendine çekme manevrasıydı. ‘Beni bırakma.’ derken sesi hem kırılgan hem de tehditkardı. ‘Beni sadece sen anlıyorsun, sensiz yapamam ben.’ dedikten sonra Seda bir adım geriledi ve durdu.
Neden gitmiyorsun? Bu soru sadece bir sorgulama değil artık tam bir lanet. Neden? Bugün söylediği her şey ruhunu paramparça etmedi mi? Kendini ne kadar değersiz hissettirdiğini gördün. Sen ona o kadar güzel şeyler anlatmak isterken olmuyor işte o sadece sana yansımasını görmek istiyor o halde şimdi bunu başar ve bırak gitsin!
Omuzları bağımsızlığını ilan etmişçesine titriyordu. Gözyaşları Esma ve kendisinin ilişkileri boyunca yaşadıkları her şeyi dışarı atıyordu. Gidersen ne olacak? Yalnız kalacaksın, buna hazır mısın? O bir başınalık Esma’nın tek kişilik gösterilerinden daha mı mantıklı yani? Evet, Esma’nın gözünde bir varlıksın. Esma’nın gölgesinde de olsan birisin işte. Vazgeçilmez bir biblosun belki bir varlığın var; kurtarıcı olduğun zamanlarda yaşadığın küçücük kırıntılar… Bütün o acılara katlanmaya değer mi? Derin bir nefes alıp acı bir kesinlikle zihninde yankılanan cevabı verdi. Değer.
Yüzünde acıyla birlikte bir huzur belirdi. Seçim vakti gelmişti. Bu seçim ona yaşatılan tüm acıtıcı duygulara rağmen yalnızlık korkusundan daha cazip geliyor olmalıydı. Esma’nın cümlelerine tek bir cevap bile vermeden ağlayarak ona sarıldı. Omuzları titriyordu. Bu titreme üzüntüden değil kendi hayatına, yaşadıklarına teslimiyetinden kaynaklanıyordu. Başını Esma’nın saçları arasına gömdüğünde Seda, Esma’ya bir cevap verdi. Duymamış olsam da ne olduğunu tahmin ediyordum. ‘Asla.’ demişti. Esma o an zafer kazanan bir çocuk edasıyla tebessüm etmeye başlamıştı. Ve sesi eski yüksek perdesine dönüvermişti hemen.
O veda sahnesini izledim. Gördüm ki ikisi de döngünün içerisine yeniden çekilmişlerdi. Anladım ki bu dışarıdan gördüğüm ilişki Seda’nın ayağında bir pranga değil, vazgeçmeyi aklından bile geçiremediği bir limandı. Kendisine zarar veriyordu, biliyordu. Ama aynı zamanda birisi için gerekli olma hissini en yoğun haliyle yaşatıyordu. Esma’nın narsistik halleri onun nefesiyse, Seda’nın bağımlı oluşu da onun yaşam suyuydu. Bu garip ilişki canı yanmasına rağmen acısına derman olacağı düşüncesiyle kaktüse sarılması gibiydi. Kaktüsün dikenlerinin kendisinin canını yaktığını defalarca görmüştü. Böyle hisleri devam ettikçe ayrılmayı aklına getirmek yerine kendince bir çözüm bulmuştu. İşte şimdi Seda tıpkı kaktüse sarılmadan önce araya yumuşak bir yastık koyan biri olup çıkmıştı. O yastık da Esma’nın merhamet gösterdiği nadir anlar, Seda’nın kendine fısıldadığı ‘Aslında o beni seviyor.’ cümleleriydi. Her sarılış yeni bir yaranın habercisiydi; ama Seda o dikenli gövdenin, araya koyduğu o yastık katmanıyla birlikte ona ait olduğunu hissediyordu. Kaktüsün sıcaklığına ulaşmak için o acıyı kabul etmekten başka türlüsü aklına gelmiyordu.
Ve ben tüm bunları perde arkasından izleyen çaresiz biri olarak orada duruyordum. Müdahale etmiyordum, edemiyordum. Belki de bunun sebebi benimde bir -Seda- olmamdı. Yıllar önce bende bir dikenli gövdenin sıcaklığına inanmış, bana uzatılan yastık kırıntılarını bir dostun daveti olarak algılamıştım. Şimdi müdahale edersem Seda’nın tek sığınağını, sahte de olsa o tek güvencesini elinden almaya hakkım yok diye düşünüyordum. Çünkü biliyordum ki bunu yaparsam yani o yastık çekilirse Seda yalnızlığın yakıcı çölünde bir başına kalacaktı.
Onlar asla ayrılmayacaktı, bu kesindi. Belki de asıl düşündürücü olan benim bile bir sonraki kavga ve sonrası barışmalarını içten içe bekleyecek olmamdı. Onların hikayesi benim hikayemin arka fonu olmuştu. Kabul etmek de zorlansam da ben de o döngünün bir parçasıydım artık. Onlar birbirlerinin yaralarını kanatacak. Akan kanı temizlemek için yine birbirlerine muhtaç olacaklardı. Çünkü o ikisi… O ikisi tam anlamıyla, hem de isteyerek, seçilmiş bir yıkımdı.