Bu dükkânda bazı saçlar hiç kesilmiyordu. Serin bir Kadıköy sabahında, kepenk tırıng ederek kalktı. Rıhtımdan kopup gelen tuzlu poyraz, tütün kolonyasının yakıcılığına karıştı. Fevzi Usta gösterişten hoşlanmazdı ondan dolayı berber direği dönmezdi. Duvarda gözü gibi baktığı Boluspor atkısı ve camın altına iğnelenmiş haftalık fikstürler vardı. Fevzi Usta futbol hastasıydı, maç skorlarını saç girdabının yönü gibi ezbere bilirdi. Ahşap rafta ince belli çay bardakları, yamacında taze kahve ve çay beklerdi. Bu dükkânda çay, kahve eksik olmazdı. Ustanın usturasının gölgesi, aynanın üstünde ince bir çizgi gibi ilerledi. Granit tezgâhın üzerinde nikel bir tepsi, tepsinin üzerinde porselen fincanlar, buharı hafif hafif tüten havlunun yanında duruyor; gri sterilizasyon kabındaki taraklar etrafa bakıyordu. Ahşap kapının önünde üç duruş: tereddütlü bir delikanlı, elinde buketle düğün telaşında taze bir damat, kravat düğümünü hafif hafif gevşeten bir adam. Fevzi Usta, hepsinden birer bakışla ölçü aldı: ense tüyü kalkışı, aynaya bakış süresi, ilk dokunuş nefesi. Duvardaki saat tıkır tıkır çalışırken martılar Bahariye’deki tramvay zilini parlatıyordu, makasın çıt sesi henüz yoktu. Ustanın makası saç keserken susanların iç sesini açardı. Ritüelinin adı yedi dakika sessizlikti. Bugün de yıllardır yaptığı gibi önce susacak, sonra karar verecekti.
Tereddütlü delikanlı, ilk olarak tahta sandalyeye değil aynanın karşısındaki deri koltuğa oturdu. Büyük bir kararlılıkla: “Sıfıra vur ustam!” Sesi, yağsız makine dişlisi gibi kuru ve aceleciydi. Usta, boyun bandını nazikçe sardı. Tütün kolonyasını avucunda ısıtıp enseye bıraktı, sıcak havluyu gergin omuzlara yerleştirdi. İşte yedi dakika sessizlik böyle başlardı: önce nefes, sonra bakış. Delikanlının göz pınarlarında uykusuzluğun tuzu, ense çizgisinde yazdan kalma terle karışık bir kızarıklık haritası. Sol başparmağı, işaret parmağının tırnağını yokluyordu. Sağ omzu diğerinden bir parmak daha yukarıda konumlanıyor, saç girdabının yönü saat yönünün tersine kıvrılıyordu. Akıntıya karşı kürek çeker gibiydi. Delikanlı fısıldadı yeniden: “Tertemiz olsun…sıfır.” Tıraş makinesi rafta beklerken ustanın eli usturanın soğuk sırtında dinlendi. Duvardaki saat iki kez tıkırdadı sonra sustu, buhar hafif hafif içeri çöktü. Dışarıdan bir tramvay zili uzandı, duvarları doldurdu. Ustanın zihninde, yıllar öncesinden aceleyle karar verilmiş tek bir kesimin tozları kıpırdandı. “Bugün kesersek yarın ne değişir?” diye sordu kendine içinden. Makas hâlâ susuyordu.
Fevzi Usta, delikanlıya bakarak: “Saçından gerçekten memnun olduğun tek anı söyle.” Bu, ayna testiydi. Genç, yutkundu. Gözleri önce zemine, sonra tavana yöneldi. “İlkokul karnesi ustam.” diyebildi ufak bir kıpırtıyla, sesi alçaldı. Usta, gencin boyun bandını yarım parmak kadar sıktı. Bu, nefes testiydi. Genç omuzlardan kısacık bir soluk döküldü, kaçınma nefesiydi. Fevzi Usta, iğnesini bıraktı: “Bugün kesersek yarın ne değişir delikanlı?” Bu, soru testiydi. Genç, fısıldadı: “Babam, senin dükkanından tıraşlı çıktıktan sonra çekip gitti.” Sessizlikte salınan bu cümle, gri sterilizasyon kabının içindeki tarakları titretti. Ustanın gözlerinin önünden eski bir görüntü geçti: acele bir sıfır tıraş, telaşla tertemiz olsun diyen bir adam, buğu tam dağılmadan kapanan ahşap kapı; o akşam geri dönmeyen bir sırt. O günden beri ustanın yöntemi değişmişti: önce gözlem, sonra hipotez, ardından küçük denemeler ve en son karar. Göz, omuz asimetrisini; kulak, kelimelerin temposunu; el, bandın altında saklanan nefesi ölçerdi. Delikanlının saç girdabının akıntıya ters kıvrıldığı yerde Fevzi Usta, sıfır talebinin saçtan büyük bir şeyi kazımak istediğini sezdi. Tıraş makinesi hâlâ raftaydı; makas suskunluğunu bozmadı.
Usta, usturayı havluya sarıp tezgâha bıraktı. Sakince: “Bugün kesmiyorum, saçın değil yükün ağır.” Raftan ince belli bardağı aldı, çay doldurup delikanlının önüne itti. Çekmeceden küçük bir kartvizit çıkardı. Arkasına iki kelime ve bir numara yazdı, ona bakarak: “Yarın gel delikanlı; birlikte babanın dükkânına uğrayacağız.” Duvardaki saatin akrep ve yelkovanı yedincide buluştu, yedi dakika sessizlik bitmişti. Dışarıdan bir tramvay geçti; zil sesi, havlu buharını yararak içeriye sızdı. Fevzi Usta, delikanlının aynaya bir daha bakışını izledi. Saçı aynıydı, sırtındaki kambur ise taze bir nefesle çözülüyordu. “Bugün kesersek yarın ne değişir?” sorusu bu dükkânda bir hüküm gibi asılı dururdu. Hükmün cevabını usta bazen makasla değil susuşla verirdi. Onu dünyaca ünlü yapan saçlar kestiği değil kesmediği saçlardı. Gerektiğinde kesmeyerek insanların boynundan görünmeyen düğümleri çözer; kelimelerini ense fırçasının yumuşak darbeleri misali acıtmadan, kanatmadan dolaştırırdı. Kesmediği saçların etrafına kurduğu cümlelerle bazılarını büyük hataların ya da ölümün eşiğinden usulca geri çevirirdi. Bazı günler bir babanın ya da annenin kapısına, bazı günler bir öğretmenin, bazen bir sevgilinin, bazen de bir psikoloğun odasına birlikte gidilir; dükkânın fikstür çizelgelerinde maçlar değişir ama bu yolculuk değişmezdi. Delikanlı, bardağı tabaktaki ince çay halkasına bıraktı. Fevzi Usta, kartviziti gülümseyerek uzattı. Delikanlı, heyecanla alıp ceketinin cebine koydu ve ertesi gün gelmek üzere usta ile vedalaşıp dükkandan çıktı. Onun gidişiyle martı sesleri tramvay zilini geride bıraktı. Yedi dakika sessizliğin hükmü buydu: Ustalık dediğin bazen hamleden vazgeçmekti. Bazen kesmek, bağlamak demekti. Bugünse kesmemek fark ettirmeden hayata bağlamaktı.