“You must allow me to tell you how ardently I admire and love you.”
Jane Austen, 1813
Soğuğun asla terk etmediği, nemli topraklarda, genç kızların saçlarında gri sislerin dans ettiği, ormanların isyan bayrakları ve atlılarla süslendiği, kırmızı giysili adamların memleketi İngiltere’de, Eliza ailesini tüberküloza kurban vermişti. İsyanların evlerden taştığı, yangınların ve hastalıkların birbiriyle yarıştığı bir dönemdi 1800’ler. Eliza, en son babasını toprağa verip duasını ettikten sonra, hastalığın duvarlara is gibi yapıştığı yıkıntı evinin dört duvarı arasında buldu kendini. Artık bu soğuk memlekette bir başınaydı. Komşuları, burada tek başına kalamayacağını, ya evlenmesi ya da bir yere hizmetçi olarak gitmesi gerektiğini söylüyordu. Hatta bu sözleri, babasını kaybetmeden önce bile duymuştu. Burada hayatta kalmak, hele bir genç kız olarak, neredeyse imkânsızdı.
Köyün civarında, sabah sisinin içinde kaybolan tepelerin ötesinde, taş duvarlı devasa bir malikâne yükseliyordu. Burası, soyluların şatafatlı hayatının ve katı kurallarının hüküm sürdüğü Ravensworth Dükü’nün eviydi. Söylentilere göre, dük hem sert hem de adaletliydi ama kimilerine göre iyi kalpliliğiyle de nam salmış olduğu konuşuluyordu. Eliza cebinde yalnızca birkaç bakır sikke, sırtında yamalı paltosu ve içinde büyüyen zorunlulukla o yöne doğru yürümeye başladı. Komşularından, zaman zaman burada bulaşıkçı, mutfak yardımcısı, bahçıvan ve ahır sorumlusu olarak çalışanlar olduğunu duymuştu. Burası ona göre en güvenilir yerdi. Sonunda bu taş duvarların ardına varmış ve bu ihtişamlı hayatı yakından görme şerefine ermişti. Girer girmez arka kapıdan hizmetlilerin olduğu kısma almışlardı Elizayı. Devasa bir mutfağın ayrı bir yerinde bulunan yemek masasının olduğu yerdeydi. Anladığı kadarıyla burası hizmetlilerin yemek yedikleri yerdi. Ona, burada biraz beklemesini söylediler. Eliza da şöyle bir eğilerek etrafını inceledi. Mutfağın taş duvarları, eski küllü bacadan yükselen koyu dumanın izleriyle kararmış, ağır ahşap kirişlerle desteklenmişti. Kocaman bakır kazanlar, ocakların üzerinde asılı duran demir tencereler, kömürün kızgın ateşiyle parıldıyordu. Baharatların, otların ve pişen etlerin keskin ama davetkâr kokuları yayılıyordu. Taze biberiye, adaçayı ve kekik dalları, odanın köşesine asılmış ve yemek dumanlarıyla hafifçe sallanıyordu. Bir anlığına gözlerini kapattı Eliza, sanki bir masal diyarındaydı ve hiç duymadığı lezzet kokuları zihninde onu Elizabet olma hayaline itiyordu. Daha önce duyduğu bütün söylentilerin, o ihtişamlı hayatın izlerini yavaş yavaş hissetmeye başlamıştı. Derken kalınca bir sesle irkildi. “Hoşgeldin, küçük hanım. Burada çalışmak kolay değildir. Fakat hepimizle uyumlu olarak çalışır denilenleri zamanında yapar, aksatmazsan uzun süre burada kalabilirsin. Duyduğumuza göre kimsen kalmamış, bu yüzden bu fırsatı iyi değerlendireceğine eminim. Dükümüz oldukça prensipli, disiplinli birisidir. Ortalıkla çok görünme. Tabii bu katta istediğini yapabilirsin hemen şu odayı da kullanabilirsin.” dedi Baş Uşak. Eliza büyük bir sakinlikle tamam anlamında başını eğdi.
Eliza, Baş uşağın gösterdiği küçük odaya doğru yürürken, adımlarının sesi kulaklarında yankılanıyordu. Eliza içeri girdiğinde, odanın soğuk taş duvarları ve küçük penceresinden süzülen puslu gün ışığı onu karşıladı. Yorgun ama kararlıydı. Yeni hayatının ilk gününde ayakta kalmak için güçlü olmalıydı. Eşyalarını hızla yerleştirdikten sonra, bir hizmetçinin kapısına bıraktığı temizlik suyu ve bez parçalarını alıp mutfağa doğru ilerledi ve eteklerini önüne toplayarak yerleri silmeye başladı. Bu Eliza’nın ilk işiydi. Bu işler Elizaya ağır gelmezdi. Ne de olsa yıllardır ailesinin ev işlerini yapmakla yükümlüydü. Annesi de şu an Eliza’nın çalıştığı gibi civar evlerde temizlikçi olarak ya da dadı olarak çalışmıştı. Eliza bu zamanlarda yemek yapmayı öğrenmiş, anne babasının yemeklerini yapmıştı. Tüberküloza yakalanmalarının ardından ise Eliza’nın iş yüküne hasta bakıcılığı da eklenmişti. 1800’lerde yaşamak, alt tabaka olarak yaşamak gerçekten çok zordu.
Ertesi günlerden itibaren Eliza, malikânenin günlük düzenine yavaş yavaş adapte olmaya başlamıştı. Sabahın erken saatlerinde kalkar, ilk iş olarak yerdeki tozları siler, odaları havalandırırdı. Gün boyunca, un çuvalları ve su kovalarını taşımak, saman balyalarını düzenlemek, atları yemlemek ve temizlemek onun sorumlulukları arasındaydı. Özellikle atlarla ilgilenmek hem yorucu hem de titizlik gerektiren bir işti. Eliza, narin ama nasırlı elleriyle tüylerini okşar, eyerlerini kontrol eder, rahatsızlık belirtisi olan bir şeyi hemen fark etmeye çalışırdı. Bazen bahçede yaprakları süpürür, taş yolları temizlerdi. Malikânenin büyük mutfağında ise yiyecek taşımak ve bulaşıkları yıkamak gibi pek çok küçük ama önemli görevleri üstlenirdi.
Yine güvercinlerin kanat sesleriyle gözünü açtığı ve küçük penceresinden içeriye sinen ışığın sisiyle ayaklandığı bir gündü. Hemen üzerine eteğini ve önlüğünü geçirmiş, eline başlığını alıp cama doğru dönerek başlığını bağlamaya koyulmuştu. Uykulu gözlerini zorla aralayan ışığa gülümseyerek gözlerini açtığında pencerenin demirlerinin arasından bugüne kadar hiç görmediği meşhur Dük’ü görmüştü. Gözlerini ovalayıp pencereye yaklaşarak onu izlemeye başladı. Dük, ağır ağır atıyla ilgileniyor, sanki onunla konuşuyor gibiydi. Eliza, Dük’ün asaletinden büyülenmiş gibi Dükü izlemeye dalmıştı. Dük, atın eğerini almak için çitlere uzandığı sıra Eliza’nın kendisini izlediğini fark etmiş ve bir an onunla göz göze gelmişti. Eliza hemen kendini toparlayarak işinin başına geçmişti.
Malikânede uzaktan bakıldığında işler hep koşturmacalıydı. Fakat bütün hayatı buradan ibaret olan hizmetliler için o koşuşturmacanın içinde bir ahenk vardı. Herkes yaptığı işi, bir yeri silmek bir şeyi doğramak ya da bir hayvanla ilgilenmek dahi olsa, severek ve önemseyerek yapardı. Ki zaten böyle yapmayanlar uzun süre burada barınamazdı. Bir şarkının notalarını bozar gibi içerideki işleyişi bozarlardı. Böyle olunca da Baş uşak buna izin vermez ve işten çıkışını verirdi. Dük, Baş uşağa bu yetkiyi güvenerek vermişti.
Günler kendi içinde ağır dışarıdan koşturmacalı geçip giderken Eliza, Dük’e olan hayranlığını içinden atamamıştı. Yerleri siliyor, atları tarıyor, çuvalları taşıyor derken içi içine sığmıyordu. Uykuları biraz dengesizleşmişti. Bir gün şafak söktüğünde Eliza erkenden uyanmış ve içindeki kıpırtıyı durduramamıştı. Sessiz ve sakin adımlarla odasından çıkmış mutfağa geçmişti. Eliza, mutfağın o büyülü atmosferine adımını attığında derin bir nefes aldı ve içinde yıllardır biriktirdiği tutkunun alevlendiğini hissetti. Annesinden öğrendiği tarifler, çocukluğunda babası ve kardeşleri için hazırladığı yemekler bir bir aklına geliyordu. Gözleri tezgaha takıldı. Un dolu bakır kase, taze sebzeler ve baharat kavanozları… İçinden “Herkes için bir şeyler deneyebilirim.” diye geçirdi. Yavaşça kollarını sıvadı, ellerini yıkadı. Hamur yoğurmaya başladı, eski bir ekmek tarifi vardı aklında. Hamuru yoğurup mayalanmasını beklerken, sebzeleri doğrayıp et suyunu kaynamaya koydu. Ateşin hafif çıtırtısı eşliğinde, mutfağın dinginliği içinde zamanı unuttu. Bir süre sonra fırından yeni çıkmış, mis gibi kokan ekmek ve sıcacık lezzetli bir çorba ortaya çıktı. Eliza ekmeği keserken ayak sesleri duydu ve hemen oradan uzaklaşarak odasına gitti.
Mutfaktan yükselen mis kokular, malikânenin koridorlarında hızla yayılmıştı. Ağır ağır işlerine koyulması başlayan hizmetçiler, mutfaktan gelen kokuya şaşkınlıklarını gizleyemediler. Daha önce bu saatlerde herhangi bir yemek kokusu olmazdı. Hizmetliler malikâne düzeninde bir değişiklik olabileceği konusunda konuşmaya başladılar. Dük ise mutfağa yakın olan kütüphanede otururken, burnuna gelen bu eşsiz aromalara dikkat kesildi. Aşçıbaşı mutfağa gelince çorbayı ve ekmeği yamaklarının yaptığını düşünerek “Bu yemekler kimden?” diye sorarak aldığı cevaba şaşırmıştı. Bunları kimin yaptığını kimse bilmiyordu. Herkes, bu mu şu mu diye konuşuyordu. Oluşan gürültü karşılığında Aşçıbaşı “Herkes dedikoduyu bırakıp sofrayı hazırlasın.” diye buyurdu. Sofraya gelen ekmek ve çorbayı tadan Dük’ün gözleri parladı. Dük hizmetlilere Aşçıbaşına teşekkürlerini iletmelerini istedi.
Eliza her şafak vaktinde yemek yapmaya devam etmiş ve günler geçtikçe şafak vakti sofraya bırakılan bu yemekler malikâne içinde bir gizem haline gelmişti. Eliza’nın içindeki umudu ve yeteneği besleyen bu yemek yapma olayı, onun için hem bir kaçış hem de kendini ifade etme biçimi olmuştu. Yemek yaparken kendini Aşçıbaşı olarak hayal ediyor kendince bir tiyatral de yapıyordu. Hizmetlilere malzemeleri getirmeleri için sesleniyor, yaptığı tariflere adım adım uymaları için yönergelerde bulunuyordu. Eliza için şafak vakti yemek yapmak artık bir tutku haline gelmişti.
Bir gün yine şafak vakti erkenden uyanan Eliza, eteğini üzerine çekmiş başlığını bağlamış ve mutfağa gelmişti. Mutfak, sabahın henüz dokunulmamış sessizliğiyle bürülüydü. Ocakta uyuklayan közlerin turuncuları, taş duvarlara titrek gölgeler yansıtmıştı. Eliza'nın bugün yapmayı planladığı şey bir çeşit meyveli tatlıydı. Tezgaha orman meyvelerini, limon ve muskatları çıkarmış bir yandan da hamurunu hazırlamak için bir kap ve un çıkarmıştı. Eliza önündeki tezgaha eğilmiş orman meyvelerini ayıklıyordu. Morun, kırmızının ve siyahın tonları, soğuk sabah sesleriyle bir tablo gibi parlıyordu. Limon kabuğunun taze kokusu, rendelenirken havaya yayılan muskatın sıcak, davetkâr rayihasıyla karışıyor, tahta kaşık hamurun içinde ağır ağır dönerken, Eliza’nın ayakları farkında olmadan taş zeminde küçük adımlarla hareketlenmeye başlıyordu. Kıpırdanışları ritme dönüşmüş, etekleri hafifçe savruluyor ve başındaki başlığın düğümü gevşeyerek yana kaymıştı. Bir tutam saçı serbest kalıp omzuna dökülmüş ve her hareketinde ipek gibi dalgalanarak adeta sabah ışığının hüzmeleriyle dans ediyordu. Her dönüşünde mutfak da onunla dönüyordu sanki. Eliza tekrar tezgaha dönüp meyveleri avuçlarına alıp yukarı kaldırdı. Yuvarlak tartların üzerine dökerken de hafifçe başını kaldırdı. O an durakalmıştı. Odanın içinden geçen ışık huzmeleri bu kez başka bir adresi gösteriyordu. Dük, merdivenin kenarından Elizayı izliyordu. Bakışlarında sükunet dolu bir neşeyle… Mutfakta kalın ama kibar bir ses yükseldi:
“Şafakleyin, sisin fısıltılarını ne lezzetli yiyeceklere dönüştürüyorsunuz.”