Kölenin Hakkı

Fatma Dursun

Ben ki kenar mahallelerin birinde babası belirsiz anası akılsız doğmuş bir piçim. Akılsız anası ölene kadar hırsızlık, dilencilikle büyüdüm. Açlık nasıldı bir ben bilirim. Bir de kemikleri sayılan itler. Kimi zaman onların önüne atılanları çalmakla geçti. Aç itlerin dalaşı fena olur. Kimisi bunu izlemekten keyif aldığından yapardı. Su sabun nedir hiç bilmedim. Dereye ayda yılda bir girerdim. Kılığım üstümde çürümüştü. Açlıktan kımıldayamazdım. Anambana hamile kalana kadar satılmıştı. Benden sonra çürük mal oldu. Ederi düştü. İnsandan aşağı bir konumdayken daha da düştü. Çıkmaz sokaklarda yediği dayaklar, uğradığı tacizlerle karnını doyururdu. Bir vakit sonra aklı tamamen gitmiş yataktan çıkamaz olmuştu. Zamanla çürümeye başladı. Zaten az olan etlerinin içi boşalmıştı. Derisi kemiğin üzerinde ince bir örtü olarak kaldı. Tırnaklarındaki kararmalar parmaklarına doğru yayıldı. Saçları inceldikçe inceldi. Kafasının üzerindeki boşluklar gitgide büyüdü. Ağzı kapanmaz oldu. Dudakları incecik bir kuruluk olarak kaldı. Sararmış diş etleri çekilmişti. Bir iki siyah diş dışında onlar da dökülmüştü. Gözleri pörtlemiş her an düşecek bir hal aldı.

Bazı geceler çığlıkları hiç bitmezdi.”Piç senin yüzünden senin yüzünden mahvoldum ben şeytan şeytanın tohumu” gibisinden. Yine böyle bir geceydi. Uzun ince parmakları bana uzanmıştı. Bir umut bana dokunacak sandım. Dokundu ama sevgi yoktu. Uzun ince parmakları boğazımı sardı. Beni altına aldı. Olmayan gücü ile sıkmaya başladı. Beni öldürecek kadar gücü yoktu. Benim de direnecek kadar gücüm yoktu. Belkide ölmeliydim. Haklıydı. Hiç doğmaması gereken ölmeliydi. Şeytanın tohumu, günahın sonucu piç ölmeliydi. Yüzüme düşen teri miydi gözyaşları mıydı anlayamadım. Bir müddet sonra durdu. Beni bıraktı. O gece olduğum yerden kalkamadım. Tavandan gözlerimi ayıramadım. Halatı doladı. Tabureyi çekti. Kendini bıraktı. Debelendiğini duydum. Bir nefes verdi. Ömründe verdiği en güçlü nefesti. Soldu gitti.

Günler önceden de böyle geçerdi. Hiç kımıldamadan geçirdiğim günler. Kim bilir kaç gün geçmişti. Koku her zamankinden daha keskindi. Gözlerimi kapatmak ve açmak dışında kımıldayamadım. Bir şafak vakti kapıyı tekmeleyerek açtılar. Tiksindiklerinden küfürler ettiler. Bir it kulübesine girmişlerdi. Tiksinmeleri pek doğaldı. Öyle sanırdım. Merhamet yalnızca yaşamaktan korktuklarına karşı duyduklarıydı. Bir itin konumuna düşeceklerini hiç düşünmediklerinden bizim gibilere merhamet edilmezdi. İtlerin kafasına vurulmalı. Küreklerle ezilmeli. Yaşamak yalnızca hak iddia edebilenlerin olmalı. Buydu bu dünyanın kuralı. Gelenlerden biri ayağı ile tekmeledi. Ceset sanmıştı. Gözlerimiz denkleşince irkildi. Bir tekme daha vurdu. Ensemden yakaldılar. Beni götürdüler. Çarşının kenarında yer alan bir hana girdik. Bir kova su ile sabun verdiler. Yıkanmayı bilmediğimden suratlarına baktım. Hanın sahibi teyze beni yıkadı. Üstüme temiz kıyafetler verdiler. İlk kez bu kadar yumuşak bir şey tenime değiyordu. İçimde bir his oldu. Bir sızı gibi. Anlayamadım sebebini. Beni bir masaya oturtdular. Önüme sıcak bir çorba ve ekmek verdiler. Ekmeğin bu kadar yumuşak olabileceğini, çorbanın kusmuk gibi olmadığını ilk orada deneyimlemiştim. Canhıraş yerken tıkandım. Zorla yedim ellerimle ağzıma tıka tıka yedim. O gece ilk kez bir yatakta uyudum. Temiz kokuyordu. Böcekler zıplamıyordu. Kemiklerim batmıyordu. Güneş yüzümü bedenimi okşayarak beni uyandırdı. Bir his vardı içimde. Beni kıpır kıpır eden. Canlandıran. Koşmak, zıplamak, konuşmak istedim.

Beni çarşıda gezdirdiler. Bir tezgahın önünde durduk. Tezgahın sahibi bana baktı. Konuşmuyor ama denileni anlıyor dediler. Bir akçeye beni sattılar. Orada yerde oturanların yanına beni oturttular. Saatlerce oturdum. Bir gelen ağzıma eline soktu. Dişlerimi yokladı. Eşek seçer gibi baktılar. Tepkimi ölçmek için vuran oldu. Ses etmesem iyi para edermişim. Zaten ses etmeyi bilmiyordum. O gün akşam oldu. Bizi zindan gibi bir yere koydular. O gece şafak vakti bir adam geldi. İt gibi titredim. Beş akçeye aldı beni. Sonrası daha kötüydü. Efendim olan bu adam beni dövmek için almıştı. Sadist şerefsiz. Yediğim dayaklar karşılığında karnım doyuyordu. Evvelden aç itler gibi yaşıyordum. Şimdi sahipli bir it oldum. Dayak yedikçe yemek yiyorum. On sene böyle geçti. Ben hiç konuşmadım. Dilsiz sandılar beni. Ses etmedim. Dilsiz olursam saha az bela beni bulurdu. Hem ne konuşacaktım ki?

Civardan sürekli haberler geliyordu. Osmanlı kapıya kadar dayanmıştı. Tüm civar kentleri yakmış yıkmış buraya doğru geliyordu. Efendim karnı dışına dertlenmeyen birisiydi. Ciddiye almadı. Nasılsa zengindi. Ha bu gitmiş ha Osmanlı gelmiş ne fark eder? Parasını verir kanunu koyardı. Parası olanın gücü olanın dünyasıydı burası.

Bir şafak vakti baskın oldu. Bıyıkları yukarı kıvrımlı adamlar içeri girmişti. Direnenleri öldürdüler. Teslim olanları tuttular. Efendim elbette direnmedi. O pazarlık adamıydı. Bir adam atıyla geldi. Durdu efendimin yanında. Öyle heybetli bir adamdı ki efendim onun yanında kuyruksuz bir it gibiydi. Efendim ağzını açmaya kalktı. Destur densiz diye bir ses yeri göğü inletti. İşte gerçek bir efendi böyle yüce ve heybetli olurdu. Bu efendinin hizmetkarlarını kıskandım. Hizmetkarın ederi efendisine göre biçilirdi. Heybetli efendi konuştu. Benim aciz efendimin suçlarını saydı. Avuçlarını yolsuzluklarla dolduran efendimin avuçlarını şimdi kellesi dolduruyordu.

Teslim olanları aldılar. Köle olanlara özgürlüklerini çalışarak satın alabilecekleri bir yol gösterdiler. Kendisine yeni efendi isteyenlere yeni efendiler bulundu. Çalışamayacak kadar yaşlı olanlar azad edildi. Ben heybetli efendinin kölesi olmayı seçtim. Ona çalışarak bir gün özgürlüğümü satın alabilecektim. Hak iddia edebilecektim. Bir insan gibi.

Bir şafak vakti yüce efendimin konağına götürüldüm. Yüce efendim Osmanlının ulemalarından seçkin bir paşaydı. Paşamın hizmetkarları temiz, güzel giyimli, güler yüzlü, terbiyeli insanlardı. İnsan muamelesi görmek çok garipti. Başta döşeğe yatmaya alışamadım. Kuru yere yattım uzun süre. Kızdılar olmaz dediler. İyi dinlenmezsen iyi hizmet edemezsin dediler. Haftada bir hamama götürdüler. Ten rengim değişti resmen. Her daim temizdim. Zamanla insan gibi davranıldığımdan insan oldum. Onlar da bilmiyordu konuştuğumu. Konuşmayı çok istiyordum ama ne diyeceğimi hiç bilmiyordum.

Günler günleri kovaladı. Bir on sene daha geçti. Paşamın baş hizmetkarı oldum. O demeden ne diyeceğini bilirdim. Canı gönülden ona hizmet ederdim. Bir şafak vakti paşam beni çağırdı. Destur aldım. Odasına girdim. Sofra da kahve kuru meyveler yemişler vardı. Nargile dumanı tüm odayı doldurmuştu. Ne zaman kafasını çok yoran bir şey olsa böyle sabahlara kadar oturur düşünür çareyi ararken beklerdi. İçeri girdikten sonra beklemeye başladım. Yaklaşmamı söyledi. Yaklaştım. Sofraya oturmamı söyledi. Oturdum. Kaçamak bir baktım efendimin yüzüne. Yorgundu. Yaşlanmıştı. Devlet işleri pek ağırdı. Hak, hukuk işleri daha bir ağırdı. Kuşun dahi hakkına girmemeye özen gösteren bir efendim vardı. Ondan onun kapısındaki it bile olmak çok güzeldi. Çünkü benim efendim hakkın tek sahibinin Hâk olduğuna inanırdı. Ondan ki Hâkkın tüm yarattıklarının hakkını gözetirdi.

Efendim baktı bana sordu. “Dilin olduğu halde neden konuşmazsın efendi?” dedi. Efendi demesi hoşuma giderken sorduğu soruya ne diyeceğimi bilemedim. Konuşabileceğimi bilmesine şaşırmadım. Hakkı gözeten efendim elbette bilirdi. Efendimin gözlerinin içine baktım. Ne diyeceğimi bilemedim. Ağzımı açtım bir ses edemeden geri kapadım. Efendim bir kahve de bana doldurdu. Önüme uzattı. Öyle bir efendiydi ki tek bir hareketle gönül yapmayı da bilirdi. Konuşmaya devam etti. “Hak yalnız insanın değildir. Hak, Hâk tarafından yaratılmış herkesindir. Sana konuşmayı hak görmediler diye sana dili veren Hâkkın hakkına girmen hak değildir. Hakka girilmesine müsâde etmem. Kendi hakkına, Hâkkın hakkına girme. Özgürlüğünü sana konuştuğun vakit hediye edeceğim.” Dedi. Efendimin söyledikleri karşısında kalbim titredi. Artık tanır oldum bu hisleri. İçim dolmuştu. İçerlenmiştim. O şafak vakti ağzımdan çıkan ilk kelime “Hâk sizden razı olsun Efendim” oldu.