Şafak öncesi kuvvetlice esen poyraz, ağaçların gergin yapraklarını titretiyordu. Bahçedeki çiçeklerde, sanki köklerinden sökülüp gidecekmiş gibi bir telaş vardı. Gök henüz ağarmamış, turuncu ile donuk kurşuni arasında solgun bir renkte asılıydı. Civar uykunun en derin yerinde, taş gibi suskun. Karanlık köşkte bir fare sesi dahi yoktu. Hizmetçi Civan, elinde titreşen bir tepsiyle mermer koridorda ağır adımlarla dolaşıyordu. Çakır gözleri, kapalı kapıların gölgelerinde oyalanıyor; nefesi, poyrazdan bile soğuk çıkıyordu dudaklarından. Şafak yaklaşırken beklediği şeyin ne olduğunu kendi bile tam bilmiyor gibiydi ama içindeki ağırlık, pek hayra alamet değildi.
“Üç saat. Belki iki buçuk. Olmaz. Belki de olmaz… Ama ya olursa? Olursa ne yaparım?” diye geçirdi içinden. Tepsideki fincanların yaldızları hafifçe birbirine çarptı; o ses, mermer koridorda yankılanıp tüm köşke yayılıyormuş gibi geldi. Civar köylerde haftalardır dolaşan fısıltılar, gece yarısı köşke gelen pelerinli adam ve bodrum kapısına vurulan yeni kilit… Hepsi zihninde ağır ve uğursuz taşlar gibi yer değiştiriyor, düşüncelerini ezip geçiyordu.
“Parmaklarım titriyor. Herkes uyuyor, kimse bilmiyor. Ya da herkes biliyor da susuyor. Ama vicdan dedikleri, nasıl bilip de susar ki? Fısıltılarla izleniyor gibiyim. O kilidi ben mi vurdum? Evet. Ama mecburdum. Mecbur muyum hâlâ? Ama ya değilsem? Unutabilir miyim acaba?”
Poyraz, boğazından içeri doluyor; nefes almak bile ağır geliyordu. Kan ter içinde kalmış, midesinde bir ağırlık birikmişti. Boğazında kaç düğüm olduğunu sayamıyor, adımlarını yavaşlatıyordu. Koridorun ucundaki o kapıya bakmamaya çalıştı ama bakışları her defasında oraya kayıyordu.
“Yavaşlat ki duyulmasın. Kapıya bakma. Kapıya bakma. Ama o kapı beni çağırıyor… Her çağırana kulak vermeli mi? Şafakta… O an geldiğinde, gözlerim nereye bakacak bilmiyorum.”
Civan, o gün köşke ilk adımını attığında bahçedeki meşe ağaçları bile onu süzer gibiydi. Civar köylerden gelip bahçeye biriken meraklılar, pencerelerin ardından ona temkinle bakıyordu; kimse onun neden buraya geldiğini sormadı. Ama sormamaları zaten yeterince çok şey anlatıyordu. “Hizmetçi” kelimesi ağızlardan üç heceyle dökülür, gözlerde ise başka bir mana taşırdı. Her şeyin başladığı o gece… Yağmurun, rahmetin, bereketin altında; eline tutuşturulan paslı anahtar ve kimseye anlatmaması sıkı sıkı tembihlenen o kapı. O günden
beri uzunca merdivenleri silerken de yemek götürürken de o kapının soğuk demiri, Civan’ın zihninde kirasız yer edinmişti.
“Sahi, insan neden bazı günleri sayar? Sayılı gün çabuk geçer derler. İnsan, neden bazı saatleri bekler? Çünkü her son, bir başlangıçtır. Bazı başlangıçlar, yalnızca bedelini ödeyebilenlere nasip olur.”
Şafak vaktine yirmi dakika…
“Dakikalar bu kadar ağır mı akar, zaman bu kadar mı geçmez? Zaman dedikleri bir yanılsama mıdır yoksa? Ya daha çok varsa?”
Koridorda attığı hızlı ve tedirgin voltalar başını döndürüyordu. Koridorun uzak köşesinde, yarı açık kapı aralığından süzülen ince bir gölge kıpırdadı; pelerinli bir siluet, sanki karanlığa karışıp kayboldu. Civan’ın gömleğinin yakalarından tuttu, kuruntunun iki eli. Poyraz, yarı açık pencerenin perdesini tüm kuvvetiyle savuruyordu. Her bir tül kıpırtısı ona doğru yaklaşan ve gittikçe büyüyen bir karaltı gibiydi. Tepsiyi mutfağa bırakalı çok olmuştu ama vücudu tir tir titremeye devam ediyordu. Kapının önünden geçmemek için attığı her adım, onu yine o uğursuz eşiğe sürüklüyordu. İnsana ağır gelen müphem olandır hep.
“Kapının ardında neyin var olduğunu ben zaten bilmiyor muyum? Ama madem biliyorum bana neden ağır geliyor o zaman bu kadar? Bu belirsizlik beni avucuna alıyor.”
Civan’ın içinde bir ses, “Şafakta bitecek.” diyordu; bir başka ses, “Daha yeni başlayacak.”
“Bitmeyecek. Ya biterse? Bitecekse de ben bitmeden bitse. Ya o önce bitecek ya ben. Ya şafak hiç doğmazsa? Tan yeri ağarmaktan vazgeçerse? Teslimiyet. Teslim olmalı belki de.”
Gözlerini kapının kilidine dikti; pas, sanki kendi damarlarında dolaşıyormuş gibi kanına işlemişti. Civan, nefesini tuttu ve kulak kabarttı. Bir fısıltı? Bu da neyin nesi? İçeriden mi geldi o? Yoksa kendi kafasının içinden mi?
Şafak, poyrazın bile soluğunu tuttuğu o anı getirdi. İlk ışık hüzmesi, köşkün taş duvarlarında bir bıçak izi gibi süzüldü. Civan, senelerdir parmak izinin pasına işlediği o kilidin önündeydi. Anahtarı kavradı. Beş yıl boyunca bu demirin ardına su, ekmek ve sessizlik taşımıştı. Her lokma, vicdanının paslı dişlilerini biraz daha hareket ettirmişti. Demir, hafif bir iniltiyle döndü; ardında yılların ağır rutubeti, küf kokusu ve zincir şakırtısıyla yere çöken bir gölge vardı. Köşkün yaşlı hanımı Düriye; bir kuyunun dibi kadar kasvetli gözleriyle, dudaklarında zamanın unuttuğu bir tebessümle eşikten adım attı.
“Tam beş yıl.” dedi. Sesi hem bir dua hem bir lanet gibi yankılandı.
“Beni buraya sen hapsettin, Civan. Hizmetin, suçunun kefaretiydi. Şimdi sıra sende.”
Karanlık koridorun ucunda gece yarısı köşke gelen o pelerinli adam, bu anı uzaktan izliyordu. Adamın gözleri, Civan’ın artık kapının ardındaki yeni mahkûm olduğunu bilmenin soğuk sevinciyle parlıyordu. Civan içeri adımını atar atmaz köşkün ağır kapısı gürültüyle kapandı. Kilit, bu kez dışarıdan döndü. Çakır gözleri o an dondu; içinde kalan son parıltı da sönüp gitti. O an anladı. Şafak, yalnızca hanımın kurtuluş saati değil kendi hükmünün başladığı vakitti.
Poyraz, sanki olanları mühürlemek istercesine bahçedeki çiçeklerin üzerine suskun bir ağıt bıraktı.