“Bazen bir kazı, yalnızca toprağı değil… insanın geçmişini, inancını, yarım kalmış sorularını da açığa çıkarır.”
Lara, taşların sessizliğine kulak vermeyi küçük yaşta öğrenmişti. Babasıyla çıktığı ilk kazıda, toprak altından çıkan bir seramik parçasına saatlerce bakarken babasının söylediği o söz zihnine kazınmıştı:
"Geçmiş bizimle konuşmaz Lara... Biz onu anlamayı öğreniriz."
Ama babası bir gün hiçbir şey söylemeden kaybolduğunda, Lara ilk kez geçmişi suçlamıştı.
Yıllar sonra, babasının sandıklarından birinde bulduğu harita, geçmişle olan kopuk bağını yeniden ilmek ilmek örmeye başladı. Harita eskiydi, yıpranmıştı, ama üzerindeki çizim oldukça belirgindi:
Bir dağ köyü, bir elma ağacı ve ağacın altında bir kazı alanı işaretlenmişti. En çarpıcı kısım ise, kenarına titrek bir yazıyla düşülen nottu:
"Yanıt, elmanın kalbinde saklı."
Bu cümle Lara’nın zihnine kazındı.
Bir yanıt aranıyordu.
Peki soru neydi?
Yola koyulmadan önce yalnızca iki şey biliniyordu: Haritanın işaret ettiği yerde Kızılpınar adında, yıllar önce terk edilmiş bir köy vardı. Ve orada bir zamanlar her mevsim meyve veren bir elma ağacı bulunduğu söyleniyordu. Efsanelere göre, bu ağacın kökleri altında bir hazine yatıyordu. Ne olduğunu kimse bilmiyor, bilenlerse söylemiyordu.
Lara çantasına yalnızca ihtiyacı olanları koydu: Dedektör, kazı malzemeleri, kamp ekipmanı, babasının eski günlüğü ve harita.
Ve o iki soru:
“Ağaç hâlâ duruyor mu?”
“Gömü nedir?”
Kızılpınar’a ulaşmak kolay olmadı. Eski patikalar kapanmış, köy haritalardan silinmişti. Günlerce yürüdü, konakladığı yerlerde yaşlılara köyü sordu. Çoğu hatırlamıyor, hatırlayanlar ise yüzünü çevirip sessiz kalıyordu.
Ama Lara'nın içindeki ses, ona doğru yolda olduğunu fısıldıyordu.
Köye vardığında, haritayla birebir örtüşen bir manzarayla karşılaştı. Yıkık evler, kurumuş bir çeşme ve hepsinden uzak bir yamacın kıyısında, gövdesi zamanla çatlamış bir elma ağacı. Dalında yalnızca bir tane elma…
Kırmızı.
Solmamış.
Sanki zaman orada durmuştu.
Dedektör ötmeye başladığında, Lara’nın kalbi de onunla birlikte hızlandı.
Kazı başladı.
Saatler boyunca toprağı elleriyle kazıdı. Çamur, taş, kök derken… parmakları sert bir yüzeye çarptı.
Küçük, kilitli bir sandıktı bu.
İçinde ne mücevher, ne altın… Sadece tek bir kitap: Deri ciltli, yıpranmış, antik bir dille yazılmış. Sayfalarının arasında Hititlere ait olduğu anlaşılan efsaneler, salgın kayıtları, gökyüzü haritaları ve bir mektup vardı. Mektup babasına aitti.
"Kızım, her kazı bir kayıptan doğar. Beni arama. Ama bu kitabı dünyayla paylaş. Çünkü bazen gerçek hazine, gizlenen değil… anlatılandır."
Lara elmayı eline aldı. Kokladı. Isırmadı. Çünkü artık biliyordu:
O elma, geçmişin mühürlediği bir kapının anahtarıydı.
Ve o kazı, sadece toprakta değil… kendi içinde yapılmıştı.