Alarmın sesine uyanıp ne giydiğime bile bakmadan kendimi sokağa attım. Koşar adımlarla durağa vardım. Bugün beklediğim yanıt gelsin diye bir yandan mesaj kutumu kontrol ediyor diğer yandan otobüs saatlerine bakıyorum. Aynı zamanda da yanıtın gelmesi için dualar ediyorum. Bu yanıt benim için çok önemli. Yani şöyle söyleyeyim: altın değerinde. Çünkü sunduğum proje yetişmeye çalıştığım toplantıya kadar kabul edilirse farklı, edilmezse farklı bir yol izlemem gerekecek. Duamı kuvvetlendirdim. Aklımda ne var ne yoksa dilimin ucuna getiriyordim. Bir yandan otobüs kartımı tuttuğun elimi sıkıyor diğer elimin tırnaklarını istemsizce ağzıma götürüyordum. Durakta sadece ben varım. Bu saatte yani kuşlar bile uyanmamışken kimse yola çıkmadığı için yalnızım. Ayaklarımı ritim tutar gibi yere vuruyordum. Bedenim heyecanımı bastırmakta güçsüz kalıyor. Derken tam o anda saçımın başımın ne hâlde olduğunu bilmediğim aklıma geldi. Çantamdan yıllar önce kuzenimin pek de işine yaramadığını sezip ondan aldığım küçük aynasını çıkardım. Olamaz! Bu yüzümün hali ne! Yüzümü yıkamışım fakat dünden kalan göz kalemini iyi silememişim. Peçete çıkarttım, dilimle ıslattım ve gözümü silmeye çalıştım. Oldukça elit olmayan bir hareket. İş yerindeki yoğun makyajlı ve beş dakika koklayınca içindeki şekerden dolayı midenizi bulandıracak parfüm kokulu kızların bu hareketi yapıp yapmadığını sorguladım. Yapıyorlardır yahu! Ama yook yapmazlar ki. Neden mi? Çünkü onların her an çantalarından ayırmadığı bilmem ne bazlı makyaj silme mendilleri daima ellerinin altındadır. Benimse tükürüklü mendilim… Yok ben onlar gibi olmak istemezdim herhalde. Patrona projeleri için bir yalvarmadıkları kalıyor, hâlden hâle giriyorlar. Halden hale mi? Aklıma bir espiri geldi. Meyve sebze almaya gidiyorlardır. Ha ha! Ne komiksin Sevde. Karnımdan gelen yoğun boşluklu bir ses bana yapmadığım bir şeyi hatırlatıyor. Kahvaltıyı. Gerçekten bu hayatı ben seçtim. Yıllarca ders çalıştım, şirket şirket gezdim ve beni en yıpratan şirketi ben seçtim demekki. Öyle oluyorsa artık. Yok Allahım senin vardır illaki bir planın. Sen bana bakma nolur ben boş boş konuşuyorum. Geçen gün gördüğüm tivit geldi aklıma. Dua niyetine geçen cümleler. Yani Allahım sen yanlış anlama. Off Sevde ne anlatıyorsun? Saat beş elli beş. Oho daha on beş dakika var otobüsün gelmesine. Neden bu kadar erken çıktım ki? Heyecandan saati şaşırdım resmen.
Üç tane sarı baretli adam ellerinde kazma kürekle sokağa girdiler. Durağın sağında kalan koca ve yaşlı elma ağacının dibinde durup homurdanır gibi bir şeyler konuştular. Bu elma ağacı çok yaşlı. Öyle yaşlı ki dalları kırılınca bile hürmeten almıyorlar. Şehrin tam merkezinde olmayıp kırsal ve şehir esintilerini aynı anda aldığınız mahallemizde böylesi büyük bir ağaç her an rastlanan türden değildi. Bu elma ağacı ben küçükken vardı, babam küçükken varmış hatta dedem küçükken bile varmış. Muhtemelen ondan öncesi de vardı. Ne güzel sulu sulu kırmızı elmaları olurdu. Gerçi hâlâ oluyor. Ama ben küçüklüğümdeki gibi büyük bir aşkla yiyemiyorum elmaları. Çocukken ağzımız yüzümüz toza toprağa karışırdı ve elmanın suları ağzımızdan damlardı. Şimdi utanmasak dilimlemek için ağaçtan bıçak da isteyeceğiz. Bir keresinde en alttaki dalına basıp çıkmaya çalışırken kendimi yerde bulmuştum. Üç hafta kaburgam ağrımıştı. Acısı hâlâ aklımda.
Ben geçmişe dalmışken adamlardan biri kazmayı ağacın dibine indiriverdi. A-amca napıyorsun? Böyle diyemedim tabi. İzledim bir süre. Adamlar kazmaları birer birer indirdi. Ama bu en yaşlı ağaç değil miydi hani şu hürmet ettiğimiz. Sonra, önceden koymayı unutmuşlar gibi birbirlerine bakıp “Kazı alanı” yazılı tabelayı kenara iliştirdiler. Önemli bir iş yaptıklarını düşünmeye başladım. Yani mantıken kocaman ağacın dibini kazmalarında mantıklı bir sebep aramam gerekiyordu. Bir anda telefonum titredi ve unutmuş olduğum şeyi hatırladım: Gelmesi gereken yanıtı. Fakat gelen beklediğim mesaj değildi. Bilmemne mağazasında kırmızı etiketli ürünlerde yüzde elli indirim. Sağ ol kardeşim şu dar zamanda sırası değil. Adamlar kazdıkça kendi aralarında konuşuyordu fakat ben duraktan konuşmaları duyamıyordum. Otobüsün gelmesine beş dakika daha var. En iyisi biraz yaklaşıp duymaya çalışmak. Ben yaklaşma kararı aldığım anda adamlardan biri büyük bir “Ah!” çekti. Şaşırıp baktım. Adamın başına elma düşmüş meğerse. Gülsem mi bilemedim. Ama tuttum ağzımı şimdi ayıp olur. Ayıp mı olur, pehh sanki görecekler beni. Adamların işi gücü kazı yapmak. Hadi Sevde yaklaşabilirsin. Biraz yaklaştım. Adamlar beni hâlâ fark etmedi. Bu bendeki fark edilme merakı da neyse. Kendini kanıtlamaya çalışan ergen gibi oldum. Ayy ne alaka! Neyse bir adım daha. Adamlardan biri nihayet başını kaldırıp beni gördü. “Hayrola kızım?” “A-abi kolay gelsin ya! Siz neyi kazıyorsunuz merak ettim de.” “Sorma kızım. Dün bizim arkadaşlar yan mahallede kazı yaparken bir sandık buldular. Bizim arkadaşlar dediğim kahveden değil ha biz arkeoloğuz. Sandıkta bu ağacın altında Hürrem Sultan’ın yüzüğünün olduğu yazıyordu. Osmanlı Türkçesiyle yazılmış. Belediyenin izniyle kazmaya başladık evelallah.” Arkeololog mu? Amaan oldum olası diyemem bu kelimeyi. Sanki günde kaç kez arkeololog kelimesi kullanıyorum. “Hürrem Sultan mı dedin abi! Gerçekten hayret ettim.” Adamlara diyecek kelime bulamadım. Onlar da meşguliyetten yüzüme bile bakmadan kazmaya devam ettiler. Şaşırıp köşeme geri döndüm. Hürrem Sultan’ın bizim mahallede ne işi var ki! Hem neden sandıkta konum vermiş! Neyse artık. “Kolay gelsin size.” “Sağ ol kızım.”
Saate baktım altı onbeş. Ben saate bakarken otobüs yaklaştı. Vay be belediyemiz çalışıyor. Otobüse adımımı attığımda telefonum titredi. Beklediğim yanıt olması için saliselik anda dualar ettim. Ayetel kürsi iyi giderdi. Oturacağım yere kadar Ayetel Kürsi okuyayım dedim ve bitene kadar mesajı açmamaya karar verdim. Oturduğum koltukta ben duamı okurken adamların başına yaşlı ağaçtan elmalar patır patır düşüyordu. Onlar da kazmayla kazıya devam ediyorlardı. Ee ne de olsa arkeolologlardı.
Dur bir saniye! Arkeologlar Hürrem’in yüzüğünü tarla kazar gibi mi arardı? Ay hayret ilk defa arkeolog kelimesini doğru dedim! Heh bu iki oldu. Neyse nerede kalmıştık, ve huvel aliyyül azim. Amin.