Herkesin bir hikâyesi var. Her yaratılmışın, her memleketin. En güzel memleket hikâyesini birazdan okuyacaksınız ama. Ne bahtlısınız. Ne sevap işlediniz kim bilir. Acaba anlatmasam mı? Nazar değerse ya? Ya bir sabah uyandığımızda… Tövbe tövbe elim varmıyor yazmaya. Neyse anlatayım. Kem gözlerden koruyacak olan Allah’tır.
İlk elma ağacının tohumu tam buraya düşmüş. Bomboşmuş her yer. Yeşil baş vermiş tohum. Ama korkmuş zavallıcık tabii. Her doğan gibi. Acaba yaşayabilir miyim, acaba tutunabilir miyim korkusu. Herkes korkar. Bebekler doğunca da ondan ağlarmış zaten, beni buralarda yaşatırlar mı doğduk ama, diye. Elma ağacı tutunmuş lakin. Toprak, nem, ışık, ısıyı öyle bir denk getirmiş ki el-Muhyî olan Allah. Tutunup gitmiş.
Başlarda tek başına canı sıkılmış. Dağa tepeye bakıyormuş, bomboş. Çalı da mı olmaz? Çalı bile yokmuş. Arada bir kuşlar gelir konarmış. Onlara derdini anlatmaya çalışmış lakin ötüp boş boş bakıp gitmişler onlar da. Cinsi cinsini anlamıyor buralarda da bir kuş bir elma ağacını nasıl anlasın? Düşünmüş düşünmüş. Hâlık olan Allah’a yalvarmış. Allah’ım benim canım sıkılıyor, yarattın beni iyi hoş. Şuralarda başkaca ağaçlar da olsa, yeşillense, iki dertlenebilsem demiş. Bunu deyince tek derdinin yalnızlık olduğunu fark edip şükretmiş. Şükreden bir ağaç da olmasın mı? Ama Allah’ım demiş, n’olur beni bu yalnızlıktan kurtar. O gece sağlam bir rüzgâr çıkmış. Olan elmasının çoğu, yere saçılmış ağacın. Sabah hafiflemiş olarak uyanmış. Bakmış ki elmaları yerlerde. Zaman zamanı kovalamış. Mevsimler mevsimleri. Elmalar toprağa karışmış. Elmalar her canlının sonunda olacağı gibi toprak olmuş. Bir baharda elma ağacının etrafında küçük küçük filizler baş göstermiş. Elma ağacı duasının kabul olunduğunu anlayıp sevinmiş. Dalları devinmiş rüzgârda. Ağaçlar sevindiğini böyle gösterirmiş.
Bir Allah’ın kulu uğramadan mutlu mesut yaşamış elma ağaçları. Elmalarını kurtlar kuşlar yemiş de bir insan kursağına inmemiş. Her sene nüfusları artmış. Koca bir ovaya, dağa bayıra yayılmışlar.
Ölümün girmediği yer olmaz demişler. İnsanın girmediği yerler ise kısıtlıdır. Sıkıntı kimi yerlerden azade olsun diye. Buraya da vaktin birinde bir âdemoğlunun yolu düşüvermiş. Bir bakmış ki her yer elma ağacı kaynıyor, yükün yükün elma dolular hem de. Birden ıssızlaşmış ağaçlar bu âdemi görünce. Adam fark etmemiş tabii, ona göre zaten kâinatta tek kendi cinsi bilirmiş konuşmayı. Bakmış bakmış, heyecanını tutamamış içinde, “Ama Se Ya!” diye ünleyivermiş. Ağaçlar birbirlerine bakmışlar, içlerinden en muzır olanı demiş ki diğerlerine: “Ne diyor bu Tatar Ramazan?” Bir insan geldiyse daha çoğu da gelir demişler. Daha çoğu da gelmiş. Gelmiş gelmiş. Hepsi haykırıp durmuşlar: “Ama Se Ya! Ama Se Ya!” Meğer bu oranın dilinde “bereket” demekmiş. Bakmışlar hepsi ortak bir nidada birleşiyorlar, daha pratik olsun diye o bölgeye artık Amasya demeye karar vermişler. O andan kelli Amasya denilir olmuş bu elmalar diyarına. Yani huzurun, güvenin memleketi.
Ama gelin görün ki komşu memleketlerin adı sanı yokmuş. Hişt pişt deseler de olmazmış. Hişt pişt diye memleket adı mı olur hem öyle değil mi? Bir Allah’ın kulunun da aklına isim gelmemiş. Hiç mi meşhur meyveleri yokmuş, hiç mi çayları dereleri ırmakları dağları yokmuş da adsız memleketlerde yaşamışlar, hayret. Aklı kıtlardan biri Amasya adını kıskanmış. Bizim memleketimizde de elma olsa bizim de adımız olur diye düşünmüş. Bu düşüncesini de yaymış etrafa. Bir gece gidip Amasya’ya varmış bunlar. Yükünle elma çalmışlar, bir sürü de elma ağacı fidanı. Getirmişler topraklarına dikmişler. Hacı yolu gözler gibi fidanların büyümesini beklemişler ama ne fayda. Öyle her fidan her dikildiği yerde büyüseydi…
Başka başka yerlerden denemişler. Bir yerde elma fidanları tutuvermiş. Amasya toprağına, havasına benzermiş. Orada da çoğalmış. Oraya da Amasya adını vermişler. Fidanlar yayılmış yayılmış. Elma ağaçlarının tutunduğu her yere Amasya adını vermişler. Zamanla gerçek Amasya da arada kaynamış gitmiş. Kime sorsan Amasyalıyım diyormuş, nereli olsun? Başka memleket mi icat edilmiş de?
Bulutlar bulutları, çağlar çağları kovalamış. Üniversiteler kurulmuş. Arkeologlar türemiş. Amasyaların birindeki üniversitenin arkeoloji öğrencilerinin ve hocalarının aklına düşmüş bu mesele. Yahu demişler, her yer nasıl Amasya olur? Gerçek Amasya neresi? İlk önce ağaçların yaşından tespit etmeye çalışmışlar. Bir kısmı elense de yine de emin olamamışlar. Tek kriter elma ağaçlarının yaşı olamazmış neticede. Başka üniversitelerin arkeoloji bölümlerinden de destek alıp geniş çaplı kazı alanları oluşturmuşlar. Amasyalarda kazılar devam ederken dünyanın gözü kulağı da buralardan gelecek haberlerdeymiş.
Birinci yıl kazılardan elle tutulur bir yanıt alamamışlar. Her yerin yaşı birbirine yakın çıkıyormuş. Bulunan çanak çömleklerin tipi, efendime söyleyeyim malzemesi neredeyse birbirinin aynıymış.
İkinci yıl da beklenilen olmamış. Akademi dünyasının canı iyiden iyiye sıkılıyormuş. Koskoca piramitlerin sırrı çözüldü, nice sfenkslerin adı yaşı tespit edildi, Nefertiti’nin allığının markası bile belli oldu da bir bu çözülemedi, rezalet lafları canlarını sıkıyormuş.
Üçüncü yıl, dördüncü yıl… Çalışmaya katılanlar demişler ki beklediğiniz yanıt kazıların onuncu yılına özel büyük bir törende hocamız Enver Tekirbaşı’ndan gelecektir. O yüzden bir yıl daha sabredin, bize güvenin. Eh ne yapalım, sabredelim bari demiş diğer akademikler. Zaten akademi, ağzına kadar sabrını deneyenlerle doluymuş. Halk söylenmeye devam etmiş ama. Gerçek Amasya neresi bulamadınız beceriksizler, diye örselemişler arkeologları.
Onuncu yıl gelmiş çatmış. Her yere tanıtımlar asılmış. Bağımsız bir yer olsun diye isimsiz memleketlerden birinde düzenlenecekmiş tören. Amasyalardan gelenler, bölük bölük toplanmışlar alanda. Arada birbirlerine de sataşıyorlarmış tabii, buradan isimsiz ayrılacaksınız gibi sözlerle birbirlerini tahrik ediyorlarmış. Enver Tekirbaşı, güngörmüş bir adammış. Olacakları sezmiş. Sahneye çıkmış. Protokolün o güruhları bıktıran konuşmalarından birini yapmış. Sonra boğazını temizleyip sadede gelmiş: “Bizi bu zamana kadar sabırla beklediniz ey güzel toprakların insanları.” demiş. “Bu yanıt çok şeyi değiştirecek, eminiz. Bilirsiniz birlik bütünlük ne güzeldir. Parçalı olmak ne fena ne çirkindir.” Amasyalılardan biri cin gibiymiş, hemen ayıkmış. Yanındakine, “Hapı yuttuk,” demiş. “Bunun ne diyeceği belli ya, dur bakalım.” diye fısıldayıp onu dinleyeni de kurtlamış. “O kadar araştırmalar yaptık. Arkadaşlarımız, genç öğrenciler kazılarda yatıp kalktılar. Elma ağaçlarının yaşına kadar hesaplandı. Ama gelin görün ki o ilk yer neresi tespit edilemedi.” Topluluktan uğultular, itirazlar yükselmiş. “Püh size be” ler havada uçuşmuş ama ne fayda. “Vallahi Avrupalı araştırmacıları bile çağırdık, onlar da bizimle hemfikir.” demiş. “Devletin gerekli yerlerine ilettik, teklifimiz tüm buraların tek isimde yani Amasyalar olarak birleşmesidir,” diye de eklemiş. Kalabalık, huzursuz dağılmış. Senelerdir bekledikleri yanıt, onları tatmin etmemiş tabii.
Bir seneye kalmadan elmanın yetiştiği her yer, tüm Amasyalar yani, tek isimde birleşmiş: Amasyalar. Olmaz, bizim elmamız farklı. Bizim oranın adı farklı olsun madem diye ayak diretenleri de tutup elmanın olmadığı diyarlara sürgüne yollamışlar.
Gökten üç elma düşmüş sonra. Biri bu öyküyü okuyana. Biri elma pekmezini her şeyden çok sevenlere.
Biri de elmanın asıl yurdunun Amasya olduğunu kabul edenlere.