Toprak sustuğundan beri konuşmayı bekliyordu. Yüz yıllardır kazılan, ölçülen, haritalanan ama bir türlü içinden doğru sorular sorulamayan o yerin altı, yeni bir beklentiyle titriyordu. Ekip buraya sadece eski taşlar kazımaya gelmemişti. Buraya gelenler, efsanenin tam ortasına dokunmak istemişti. Gökten düşen üç elma. Bilenin, görenin ve duyanın cevabı. Bir zamanlar sözle değil meyveyle gönderildiği söylenen yanıtlar. Ne olduğu hiç açıkça yazılmamış, sadece kuşaktan kuşağa yarım bir fısıltı gibi taşınmıştı. Üç elma birleşirse dünya yeniden konuşacaktı.
Toprağın kendine ait bir dili vardı. Aranacak olan, hafızasını yitirmiş bir dünyanın hatırlayabileceği bir yoldu. Üç elma, bir zamanlar insanlar arasında kaybolmuş, kırılmış bir düzenin parçasıydı. Elmalardan söz edenler çoğu zaman ilk elmanın bilenin kulağına fısıldadığını; ikinci elmanın görenin gözünü açtığını; üçüncü elmanınsa yüreğe inerek suskunluğu bozduğunu söylerdi. Kazı ekibinin bazı teorileri vardı. Üç elma, insanla doğa arasında unutulmuş bir sözleşmeyi yeniden hatırlatacak bir düzenek, bir arayüz olabilirdi. Geçmişin izleriyle bugünü yeniden bağlamanın bir yoluydu. Bu yanıt, sadece tarih kitaplarına bir satır eklemek değil, yitik ritimlerin tekrar atmasını sağlamak, susmuş dünyanın nefesini geri almak demekti.
Kazının derinliklerine indikçe sorular çoğaldı. Kazdılar çünkü yüzeye sığmıyordu artık sorular. Taşlarda, tortularda, eski ritüellerin izlerinde sanki üç parçalı bir harita zamanın katmanlarına gizlenmiş, yavaşça kendini gösteriyordu. Cemre, her fırça darbesinde tüylerinin diken diken oluşunu hissediyordu. Kaybolmuş bir soru, kendi kelimelerini arıyordu. Kazı ilerledikçe bekleyişin ağırlığı da artıyordu. “Yanıtı kazıda bulacağız,” demişlerdi. Herkes buna inanmıştı. Çünkü insan olmak biraz da bu demekti. Aramak, bulamamak, yine de aramak. Bundan sebeptir ki bazen yanıtı ararken sorunun kendisi oluyordu insan. O gün Cemre’nin elleri toprağın arasında yumuşak, soğuk bir yuvarlakla karşılaştı. İlk elma. Herkesin içinden sessizce geçen o söylence zihninde vuku buldu: Gökten üç elma düştü. İlki bilenin kulağına fısıldadı…
Elma toprağın içinden çıktığında hava bir anlığına durmuş gibiydi. Ne rüzgâr vardı, ne kuş sesi, ne de kazı alanındaki umutsuz telaş. Elma taş değildi ama canlı da sayılmazdı. Pürüzsüzdü. Dokunulduğunda nabız gibi hafifçe atan bir ılıklığı vardı. Ne renkliydi tam olarak, ne de renksiz. Sanki bakıldıkça değişiyor, gözlerin hangi duyguyla baktığına göre biçimleniyordu. Cemre onu elinde tuttuğunda parmaklarının ucunda bir ağırlık değil, bir yankı hissetti. Kelimelerin yapısı değişmişti sanki. Cümleler içinden bilinmeyen sözcükler süzülmeye başladı. Sözler, anlamlarının ötesine ulaştı. Günlük konuşmaların içine sanki başka bir dil karışıyordu. Çok eski, çok sade ama her şeyi kapsayan bir dil.
Elmanın bulunuşundan sonra hiçbir şey açıkça değişmese de eskisi gibi de kalmadı. Toprak daha koyu kokuyordu, sessizlik yoğundu, gündüzlerse uzamış gibiydi. Konuşmaların içinde zaman zaman tuhaf suskunluklar beliriyor, biri bir kelimeyi söylediğinde diğerleri o kelimeyi hiç duymamış gibi bakıyordu. İlk elmanın dokunuşu, görünmeyen bir katmanı aralamıştı sanki. Gören anlamaz olmuştu; anlayan artık susuyordu.
Elmanın bulunduğu sabahın gecesinde kimse doğru düzgün uyuyamadı. Rüyalar, birbirine benzer görüntülerle boğulmuştu. Su sesleri, yansımalar, akan bir uğultu. Cemre, çadırın içindeki lambayı söndürüp battaniyesine sarıldığında kendi bedenine yabancı bir sessizlik hissetti. Henüz dalmamışken gözlerinin önünde su yüzeyine düşen bir dairenin yayılıp yok oluşunu gördü. Halüsinasyon gördüğünü zannetti. Ama değildi. İkinci olan gözün sustuklarını görürdü. Görenin gözünü açar, yansımayı değil derinliği sorgulatırdı. Ve derinlik esas olanı saklardı.
O gecenin sabahında alanda çalışanlardan biri, kazı çevresindeki toprakta çökme olduğunu fark etti. Bu hat, eski yeraltı su yollarını kapsıyordu. Yıllardır kuru sanılan tünellerden gelen su sesi kulaklarını doldurdu. Cemre ile birlikte üç kişilik bir ekip aşağı indi. Tünelin taş duvarları, yıllar boyunca nemle çatlamıştı. Zemin ıslaktı. İçeride ne küf ne de yosun kokusu vardı. Etrafı elmaya benzeyen hafif tatlı bir koku sarmıştı. İlerledikçe su sesini daha net duymaya başladılar. Durgun bir su değildi. Ama nereye aktığı belli olmayan bir akış gibiydi. Tünelin sonunda bir odacık gözlerine ilişti. Üçgen kemerli, eski bir türbe ya da mezar boşluğu gibiydi. Zeminde birikmiş ince su tabakası, üzerine ışık tutulduğunda küçük dalgalarla titreşti.
İkinci elma burada bir yerdeydi. Ama ilki gibi toprağın içinde değildi. Bu defa, suyun içinde saklıydı. Belki fiziksel değildi; belki sadece bir görüştü. Biri "Bakın!" diye seslendi. Suya eğildiklerinde, yüzeyin altında taş zemine oyulmuş bir figür gördüler. Bir göz, bir elma, ve su damlaları gibi yan yana dizilmiş üç küçük nokta. Cemre elini suya uzattı. Su soğuk değildi. Aksine, içeriden gelen tuhaf bir sıcaklık vardı. Parmağıyla yüzeyi bozduğu an, tünelin duvarlarında bir uğultu yayıldı. Su yükselmedi, taşmadı ama sanki bir cevap verir gibi hafifçe dalgalandı.
Su tünelinden çıktıktan sonra kazı alanı artık eskisi gibi değildi. Güneş ışığı toprağa vuruyor ama altından yükselen bir serinlik, derinlerden gelen bir nefes gibi her şeyi sarıyordu. İnsanlar farkında olmadan daha yavaş hareket ediyor, kelimeler daha ağır ve seçici çıkıyordu ağızlarından. Bazıları bu yeni sessizliği büyüleyici bulurken, bazıları huzursuzlukla karşılamıştı. Kolektif rüyalar devam ediyordu. Ekip artık uyuyamaz olmuştu. Çadırların içinde eski sorular yeni biçimlerde yankılanıyordu.
Kimi geceler ekipten bazıları toplanıp uzun uzun konuşurdu. Yeni gerçeklik onları büyülüyor, korkutuyor, yutuyordu. “Gerçekten bir şey biliyor muyuz? Yoksa sadece izliyor muyuz?” diye sormuştu bir kaşif. “Görmekle görmek farklı şeyler.” demişti başkası. Toprak, su, hava, hepsi değişmişti. Ama en çok insanlar değişiyordu. Kaygı, umut, direnç ve çaresizlik iç içeydi. Cemre, bu değişimin tam ortasında, sürekli kendisiyle konuşuyordu. Durmadan mantıklı bir yanıt arıyordu. Su ve toprak arasındaki sınırlar silikleşirken zaman da kendi ritminden sapmaya başlamıştı. Geceler daha uzun, gündüzler daha bulanıktı artık. Bazen gerçeklik öyle kırılgan görünüyordu ki herkes kendi içinde kaybolmuş gibiydi. Sözcükler anlamlarını yitiriyor, anılar birbirine karışıyordu.
Cemre, gece yarısında dışarı çıktı. Ay, gümüş bir kâğıt gibi gökyüzünü yararken, yumuşak rüzgâr saçlarını okşadı. İçinde yıllardır süren arayışın ağırlığını taşıyordu. Islak toprakta yürürken, her adımı sanki kendi varoluşunun derinliklerine iniyordu. Adı, eski zamanlardan kalan o sessiz çağrıyla örtüşüyordu. Toprağa düşen ateş parçası. Baharın ve yeniliğin müjdecisi. Yaşadıkları onu bu belirsizliğin ortasına taşımıştı. Cemre, adını bilmeden yazgısına yürüdü. Toprak onu tanıdı; sular sesini tuttu.
Kazıların başladığı o günden beri dünya değişiyordu. İnsanlar göz göze gelmekten çekinir olmuştu. Kimi sevincini çoğaltmış, kimi ise suskunluğa gömülmüştü. Bir efsane dolanıyordu dillerde. Kimine göre mezopotamya tanrılarının sakladığı kutsal bir metindi aranan. Kimine göreyse sadece tarihin inatla suskun kalmış bir sayfası. Bir elmanın açtığı boşluk, diğerlerinin arayışına dönmüştü. Ve kimse söylemese de herkes üçüncü elmanın hâlâ düşmekte olduğunu hissediyordu. Beklenenden çok daha fazlasını getirecekti. Yanıt, toprağa düşen ateşteydi, çoktan rüzgâra karışmıştı.