Elma Ağacı

Hasan Hüseyin Tekin

1. Mahallenin Deli Ahmet’i

Küçük, sıcak bir mahalleydi orası. Sokaklarında top oynayan çocuklar, duvar diplerinde tavla çeviren yaşlılar, pencerelerden sarkan çiçekli perdeler… Herkes birbirini tanırdı. Bu yüzden yıllar önce o adam mahalleye geldiğinde, herkes dikkat kesilmişti.

Sessizdi. Sırtında eski bir ceket, gözlerinde uzaklara bakar bir ifade… Bahçesinde sadece tek bir elma ağacı olan, yıllardır kimsenin yaşamadığı harap bir eve yerleşti. Komşular, geçmişini hiç öğrenemediler. Sorunca cevap vermiyor, verirse de içinden çıkılmaz cümleler kuruyordu.

— Elma yediğin gün, kendinden bir kat daha soyunursun.

— Hafızanı kazımadan kendine ulaşamazsın.

— Gerçek yanıt, soruyu unuttuğunda gelir.

Böyle konuşurdu. İnsanlar ona Deli Ahmet adını taktılar. Çünkü akıllarına sığdıramadıkları her şeyi bu kelimeyle özetlemeyi öğrenmişlerdi.

Ama o her sabah aynı şeyi yapardı: Elma ağacına yaklaşır, bir elma koparır, uzun uzun koklar ve yavaşça ısırarak yemeğe başlardı. Sanki sıradan bir meyve değil de, eski bir anıyı yeniden yaşamak gibi…

2. Yasir: Sorularla Büyüyen Çocuk

Mahallede bir çocuk vardı: Yasir. Doğduğundan beri sorularla büyüyordu. Annesine, babasına, öğretmenlerine… Onu gören herkes eninde sonunda aynı yorumu yapardı:

— Bu çocuğun kafası başka çalışıyor.

Yasir, Deli Ahmet’i ilk kez gördüğünde altı yaşındaydı. Yanına yaklaşmış ve durup sormuştu:

— Amca, neden hep elma yiyorsun?

Ahmet başını kaldırmadan yanıt vermişti:

“Çünkü elma, ilk sorunun ilk yanıtıdır.”

Yasir hiçbir şey anlamamıştı. Ama garip bir şekilde bu cümle aklından hiç çıkmadı.

Yıllar geçti. Yasir büyüdü. Soruları büyüdü. Artık neden gökyüzü mavi değil, insan neden düş görür, hafıza nedir, benlik ne zaman oluşur gibi sorular sormaya başlamıştı. Lisede biyolojiye, sonra psikolojiye, ardından doğrudan nörobilime yöneldi. Beynin nasıl çalıştığını, bir düşüncenin nasıl oluştuğunu, “ben kimim?” sorusunun sinirsel temelini anlamak istiyordu.

Asıl motivasyonu, o çocukluğunda sorduğu soruya verilen cevaptı. Deli Ahmet’in ne demek istediğini anlamadan yaşamak istemiyordu.

Yasir için hayat, bir yanıt arayışıydı. Ama basit cevaplar onu tatmin etmiyordu. Onun aradığı şey, zihnin sınırlarının ötesinde bir hakikatti.

3. Kazı Makinesi

Üniversite bitti. Yüksek lisans, doktora derken, Yasir dünyanın önde gelen nöroteknoloji firmalarından birinde araştırmacı oldu. Orada geliştirilen bir cihaz, adeta onun kaderiydi: İnsan beynine doğrudan bağlanarak düşünce, duygu ve anıları görüntüye dönüştürebilen, bir çeşit zihin kazı aracı.

Sistem, beynin nöral bağlantılarını analiz ediyor, geçmişe dair imgeleri bulup monitöre yansıtıyordu. Hafızanın en derin katmanlarına kazı yapılıyor, bireyin bilinçaltı gözle görünür hale geliyordu.

Projenin ilk canlı test deneği aranıyordu.

Ve Yasir’in zihninde bir şimşek çaktı:

Deli Ahmet.

Onun beynine kazı yapabilirse… Elma, yanıt, gerçek, her şey açığa çıkabilirdi.

Bu onun çocukluğundan beri peşinde koştuğu yanıtı bulma şansıydı.

4. Dönüş

Yıllar sonra ilk kez mahalleye döndü. Sokaklar biraz değişmişti ama bazı şeyler aynıydı. Ahmet’in evi artık iyice çökmüştü. Ama elma ağacı hâlâ sapasağlamdı. Ve Ahmet, ağacın altında oturuyordu. Yaşlanmıştı ama gözlerindeki o tuhaf parıltı aynıydı.

Yasir yanına yaklaştı. Konuştu, teknolojiyi anlattı. Onun zihninin derinliklerine kazı yapmak istediğini söyledi. Belki de ilk kez bu kadar açık konuşuyordu biriyle.

Ahmet bir elma kopardı, Yasir’e baktı ve sadece şunu söyledi:

“Dedem elma yedi. Yolculuğu orada başladı.”

Sonra başını salladı.

5. Beyin Kazısı

Yasir, cihazın göstergelerine bakarken ekranın yavaş yavaş görüntü üretmeye başladığını fark etti. Bu bir beyin taraması değildi artık. Bu, zamanı, benliği, maddenin sınırlarını aşan bir içsel hakikat kazısıydı.

İlk görüntü bir ışıktı. Parlak, ama gözü acıtmayan bir ışık. Ardından bir ses geldi — dışarıdan değil, içeriden yankılanan bir ses:

“Kün...”

Ve ardından bir oluş patlaması. Boşlukta genişleyen bir varlık küresi. Maddeye, zamana ve mekâna bürünen bir bilinç.

Sonra bir cennet bahçesi.

Yeşilin en saf tonu.

Bir ağaç.

Ve ağacın meyvesi: Elma.

Ahmet’in zihninden yansıyan düşünce artık yalnızca kişisel değildi. Bu, varoluşun kolektif hafızasıydı. Bir ilahi yazgı.

“İlk ısırık... Bilinci doğurdu. Cennet, mutlak bir birlikti. Ama farkındalık, ayrılığı doğurdu. Elma, ‘ben’ duygusunun tohumu oldu.”

Yasir ekran başında nefesini tuttu.

Görüntüler akmaya devam etti. Şimdi Âdem’in gözlerinden bakıyordu izleyici:

Elmayı tutan eller titriyordu.

Meyve ısırıldığında, ilk defa “ben” ve “sen” ayrımı oluşmuştu.

İlk defa “ben buradayım” duygusu belirmişti.

Sonra bir başka görüntü: yeryüzüne iniş.

“Cennetten kovulmak değil, gönderilmekti bu. Çünkü hakikatin tecellisi, perdelerle olur. Her perde, yeni bir arayıştır. Elma yendiğinde, arayış başladı.”

Ahmet’in zihni bir mistik metin gibi akıyordu artık. Her nöron, bir ayet gibi yanıp sönüyordu. Yasir’in gözleri yaşardı, ama neden ağladığını bile bilmiyordu.

Bir diğer görüntüde, Ahmet’in zihni şu sesi fısıldıyordu:

“Benimki bir delilik değil. Ben, aklın son sınırında bekleyen bir yankıyım. Benliği kazıdıkça, ‘ben’ ortadan kalktı. Geriye sadece ‘O’ kaldı.”

Ve ardından:

“Elmayı her gün yerim. Çünkü her gün yeniden düşerim. Düşmek, bilince açılan kapıdır. Her elma, varlığın hakikatine yapılan yeni bir kazıdır. Ve her kazı, O’nu bir nebze daha yankılar içimde.”

Son sahnede, Yasir karanlık bir boşluk gördü. Ve sonra o boşluğun içinden doğan bir nur.

Nur büyüdü, büyüdü... Ve bir yüz şekillendi. Yüz yoktu aslında ama Yasir onu tanıdı.

Kendi yüzüydü.

“Sen yanıtı aradığını sandın Yasir. Ama sen yanıtın kendisiydin. Soruyu doğuran sensin. Soran sensin. Ve şimdi, sorulandan soyunma vakti.”

Ekran karardı.

Kazı tamamlandı.

6. Yeni Son: Elmanın Sırrı

Ahmet gözlerini açtı. Hiçbir şey söylemeden Yasir’in elini tuttu. Bakışı “artık bitti” diyordu.

Sonraki sabah Ahmet kaybolmuştu. Ne mahallede vardı, ne şehirde.

Yasir, elma ağacının altına oturdu. Bir elma kopardı.

Artık anlamıştı.

Her elma, bir “ben”i daha soyar insandan.

Her ısırık, mutlak hakikatin başka bir perdesini aralar.

Ve elma, sadece Âdem’in düşüşü değil; insanın, kendini aramak için çıktığı ilahi bir yolculuğun sembolüydü.

Yasir elmayı ısırdı.

Ve zihninde şu cümle yankılandı:

“Elma, ilk kazıydı. Yanıt, kazının bizzat kendisi.”

O an Yasir sustu.

İlk defa gerçekten sustu.

Çünkü anlam, artık kelimelerden değil, sessizlikten taşmaktaydı.