Her sabah uyandığında, aynanın karşısında göğsündeki o ince çizgiye bakardı. Parmak uçlarıyla çizginin üzerinden yavaşça geçer, ardından gözlerini kapatırdı. Hatırlamaya çabalardı. Psikoloğunun sözlerini anımsardı: “İnsan hep hayatın çıkıntılarını hatırlar.” Fakat Ayşe bunu yapamıyordu. İşte onu diğerlerinden ayıran fark da buydu. Başkalarının “travma” adını verdiği şeyler, psikoloğa gitme sebebiyken Ayşe tam tersine, olmadığını düşündüğü travmalarını bulmak için psikoloğa gidiyordu.
Türkiye sınırına geldiği günden beri aynı psikologla görüşüyordu. Belki de içinde bir yerlerde saklı kalmış hatıralarını bulmak, unuttuğu ya da dışladığı olayları gün yüzüne çıkarmak için görüşmeye devam ediyordu. Hayatı gayet seyrinde devam etmesine rağmen gerçekleri öğrenmek istiyor, geçmişin bilmezini çözmek istiyordu. Ancak hiçbiri işe yaramıyordu.
Ayşe’nin sınıra kiminle geldiğini, ailesinin kim olduğunu, bu kadar küçük yaşta nasıl hayatta kalabildiğini kimse bilmiyordu. Sanki bir sis perdesi vardı geçmişinin üstünde. Tüm bu yanıtsız sorulara rağmen, müthiş bir soğukkanlılıkla yaşamını sürdürüyor, savaşın ya da zorlukların izini taşımıyor gibi görünüyordu. Oysa sınıra geldiğinde henüz dört yaşındaydı, üstelik tek başınaydı. Üzerinde çamurlu, kırmızı bir elbise vardı. Görevliler etrafta dolaşırken bulmuş, anne-babasının ya da bir yakını olup olmadığını araştırmışlarsa da kimseyi bulamamışlardı.
O günden sonra, sevgi evleri denilen evlerde yaşamıştı. Büyürken eline geçen her fırsatta derslerine dört elle sarılmış. Okul hayatı boyunca hep çalışkan, tertipli ve düzenli olmuştu. Belki de hafızasındaki boşluğu disiplinle doldurmaya çalışıyordu. Göğsündeki o çizgiyse her sabah uyanışının bir parçası olmaya devam ediyor, ona kim olduğunu hatırlatmaktan çok, kim olmadığını hissettiriyordu.
Ayşenin hakkında bilinen tek şey Suriyeli oluşuydu. Yine bir seans günü, hazırlanıp evden çıkmış otobüse binmişti. Başını cama dayayıp dışarıyı izliyordu. Kulaklığını takmış bir yandan haberleri dinliyordu. Derken son dakika haberlerinde Suriyelilerin olduğu mahallenin karıştığına dair bir haber geçti. İnsanları o kadar galeyana getiriyorlardı ki, gerçekleri bilmek onu sakinleştirmek yerine daha da üzüyordu. Otobüste kulaklığını çıkardı, dizlerinin üzerine bıraktı. Sırtı kamburlaştı. Sanki insanlığın tüm sızısı omuzlarına yüklenmiş gibiydi. Yavaş yavaş gözlerinden yaşlar dökülmeye başladı. Her damla, içindeki umuttan kopup giden bir parça gibi geliyordu ona. Öyle ki elleriyle bu umutsuzluğu itmeye çalışıyordu âdeta. Küçük bir kız çocuğuna dönüşmüştü yeniden, kırılgan ve çaresiz hissediyordu. Derin bir nefes alıp, tüm insanlığa yetecek kadar havayı içine çekti sanki, sonra “Huh…” diye hızlıca bıraktı. O sırada, bir çift gözün kendisini izlediğini fark etti. Hemen kendine çekidüzen verdi, elbisesinin koluyla yanaklarını sildi ve kulaklığını çantasına koyup ayağa kalktı.
O gün seansta ağlamaktan konuşamayacak hâle gelmişti. ailesinin kim olduğunu bilmiyordu elbet ama nereden geldiğini biliyor ve nereye ait olduğunu da çok derinden hissediyordu. Çünkü bir çocuk, neye susamışsa ancak onunla susuzluğunu giderirdi. Ayşe bir aileye ve vatana, hatırlayamadığı anılara susamıştı. Her sabah kalkıp aynada izlediği yaranın hikâyesine susamıştı. Fakat bütün bunlarla mücadele etmeye de hazırdı.
Nihayet üniversite zamanı gelip çatmıştı. Gaziantep’teki üniversitenin Gazetecilik bölümüne kabul almıştı. Hem bu alana ilgisi vardı hem de başarılı olacağına inanıyordu. Etrafındakiler de onun güçlü ve mücadeleci yanını bilirdi. Hatta çoğu kez ailesini aramaktan vazgeçmesi gerektiğini söylemelerine rağmen asla pes etmemişti. Çünkü ne kadar arada kaldığını biliyordu. Bu arafta kalmalarla bir yere kadar ilerleyebilirdi. Bu düğümü çözmeli içinde yanıp tutuştuğu vatan hasretine kavuşmalıydı.
Sırf bu yüzden üniversite yıllarında şehirdeki Suriyeli grupların toplantılarına düzenli olarak katılıyor, çoğu zaman bu oturumlara liderlik ediyor veya sunumlar yapıyordu. Araştırmayı, öğrenmeyi daima sevmişti. Ailesini tanımasa da, geldiği topraklarda neler yaşandığını hatırlamasa da hepsini öğrenmek için büyük bir çaba gösteriyordu. Üstelik öğrendiklerini başkalarına aktarmak için de canla başla çalışıyordu. Suriye’nin bir gün özgürlüğüne kavuşacağına canı gönülden inanıyordu.
Üniversiteyi o programdan bu programa bu haberden o belgesele derken oldukça aktif bir şekilde sonlandırmıştı. Üniversitenin son dönemine geldiğinde ise bitirme projesi için hocasıyla bir belgesel üzerine çalışmaya başladı. Ayşe bu projeyi çok ciddiye aldı. Türkiye’de görüştüğü ekiplerle birlikte onların Suriye’yi özgürleştirmeye yönelik çalışmalarına değinerek başladı çalışmalarına. Ayşe bunlara devam ederken aynı zamanda da Suriye’de askeri olarak ilerlemeler oluyordu. Hergün yeni haberler geliyordu.
Uluslararası bir haber kanalına başından beri yaptığı çalışmaları ayrıntılı olarak anlattığı, ileride bulunmak istediği konumdan bahsettiği bir mail göndermişti. O kendini yalnızca bir haberin aktarıcısı olarak değil, aynı zamanda insanların sesi olarak da görüyordu. Çatışmaların arasında kalan çocukların hikayelerini, umutlarını, o küçük dünyalarını tüm dünyaya açmak istiyordu. Bir gün, beklediği mail gelmiş ve mezuniyetiyle birlikte uluslararası haber kanalının Ortadoğu ayağında muhabir olarak çalışabileceğini söylemişlerdi. İşte tam da Suriye içinde devam eden krizi yakından gözlemlemek için bir şansı olmuştu. Ayşe bütün bunların hayalini kurarken artık gerçekleşmemesi için hiçbir engel kalmamıştı. O gün attığı adımın hayatını derinden etkileyeceğinden de bîhaberdi.
Mezuniyetinin ardından hazırlıkları tamamlamış ve haber kanalında çalışmaya başlamıştı. Sabahları erkenden işe gidiyor, haber toplamakla uğraşıyordu. Bu işi her ne kadar severek yapsa da sınır ötesine gideceği günü ve orada yapacağı haberleri dört gözle bekliyordu. Bu bekleyiş bazen de canını sıkıyordu. Haber araştırırken oflayıp pufluyordu. Her seferinde ne zaman sınırın ötesine, Suriye’ye, vatanına gideceğini soruyordu etrafındakilere.
Gün gün Suriye’den gelen yeni haberlerde sevindirici ilerlemeler oluyordu. Suriye millî ordusu ülkenin kuzeyinden Şam’a doğru bölgeyi arındırarak ilerliyordu. İlk başta herkeste bir tedirginlik vardı. İnsanlar bu tarz sevinmelere uzun zaman ırak kaldığı için sevinmeye korkuyorlardı. Sanki sevinseler ardından hemen kötü bir haber gelecekti. Fakat her geçen gün daha da ilerlemeler kaydediliyor ve güzel haberler gelmeye devam ediyordu. Sonunda ordu gitgide hızlanmış ve Şam’a, rejiminin kapısına dayanmıştı. Artık insanlar bunun apaçık bir fetih olduğunu anlamış ve her yerde kutlamalar yapmaya başlamışlardı. Bu sahiden de apaçık bir fetihti. İslam dünyasının uzun zamandır şahit olmadığı, ümitlerin boş olmadığını gösteren bir fetihti.
Nihayet o gün gelmiş Şam’ın fethinin üzerinden bir süre geçmiş ve Ayşe’nin Şam’a yolculuğu başlamıştı. Şam’a inmiş, ilk haberini Şam meydanında heykelin önünde yapmıştı. İlk defa öz vatanında hür bir şekilde nefes alıyordu. Bunun idrakini ise yaptığı canlı yayında hissetmişti. Etrafındaki insanlar çevrenin perişanlığına aldırmadan bayram havasındaydı. Herkes yüzlerinde tebessümle bir işin ucundan tutuyordu. O ise canlı yayında gözyaşlarını tutamayarak haberini zor da olsa tamamlamıştı.
Buradan sonra gidecekleri yer ise Sednaya Hapishanesi’ydi. “Burası doğuydu. Batı’nın doğusu.” Ortadoğu'da, hatta batıdan biraz doğuya kaydıkça dengeler hep değişirdi. Sednaya, Dachau değildi. Buchenwald ya da Sachsenhausen değildi. Yalnızca Orta Doğu'da herhangi bir yerdi. Mesela Orta Doğulular Kudüs’e Jerusalem demezlerdi. Doğulular ülkesinde var olan madenin işçiliği için batıya giderlerdi. Orta Doğu’dan çıkan fikirleri, ahlak kurallarını, bilimi kendi dillerine çevirmek için batıda eğitim alırlardı. İşte, Ayşe bunların hepsinin bilincindeydi. Tanrının ondan ailesini ve vatanını aldığının fakat ona muazzam bir bilinç verdiğinin de farkındaydı. Tam da buraya bunun için gelmişti. Batı’ya bakmaktan boynu ağrıyanların boynunu az da olsa diğer tarafa çevirebilmek için.
Son verilere göre hapishanenin kapalı bütün alanlarına ulaşılmıştı. Yani en azından bilinen bütün alanlarına. Ölenlerin çoğunun tespiti yapılmış fakat çoğunun da yapılamamıştı. Kiminden sadece bir kıyafet kiminden bir fotoğraf kiminden bir defter kimindense geriye hiçbir şey kalmamıştı. Ayşe ve ekibi, toparlanıp Sednaya Hapishanesi’ne doğru yola çıkmışlardı. Sessizliğin hâkim olduğu hapishane avlusuna adım attıklarında, duvarlarda yankılanan çığlıkların izlerini âdeta hissedebiliyorlardı. Soğuk koridorlardan geçerken gördükleri her leke, her iz, burada yaşanmış acıların birer yansımasıydı.
Ayşe, ekibin önünde ağır adımlarla ilerledi. Gözleriyle her odayı tarıyor, her detayın bıraktığı duyguyu iliklerine kadar hissediyordu. Neredeyse her katta farklı bir işkence yönteminin izlerine rastlamışlardı. Asıl üzücü olansa, burada tutulan insanların çoğunun rejime muhalif oldukları ya da sadece onlar için çalışmadıkları için bile suçlanıp böylesine korkunç koşullara maruz kalmalarıydı. Koridorlarda dolaştığı sırada, Ayşe’nin aklına internette “Suriye’nin gerçek yüzü” başlığıyla paylaşılan o videolar geldi. İnsanların artık ülkelerine dönebilecekleri, gece hayatı dahil her şeyin son derece normal olduğu izlenimini veren görüntüler… Oysa şimdi, karşılaştığı bu korkunç gerçekle tüm insanlığa karşı tarifsiz bir tiksinti duyuyordu. Çünkü Sednaya’nın duvarları, gerçeğin çok daha karanlık bir yüzünü ortaya koyuyordu.
Ayşe ve ekibi, topladıkları fotoğraflar ve videolarla kapsamlı bir haber hazırlamak üzereydi. Zaman zaman canlı yayın yaparak da bölgeden sıcak gelişmeleri aktarıyordu. Hapishanenin dışında, kaybedilen insanların adları ve fotoğraflarının sergilendiği bir bölgeye gidip ek veriler toplamayı planlamışlardı. Ayşe önden giderek incelemelere başladı. Burada, çoğu insanın kimlik bilgisi olmadığı için yalnızca bir numarayla kaydedilmişti. Kiminde ad yerine son hallerinin fotoğrafları, kiminde ise eskiye ait bir vesikalık duruyordu. Ayşe kalabalık panolara bakınırken sol tarafındaki yarasının olduğu yerde bıçak kesiğini andıran bir sızı hissetti. Sağ elini göğsünün üzerine bastırarak yazıları, fotoğrafları incelemeye devam etti. Ancak kalbindeki ağrı giderek şiddetleniyor, ayakları sanki onu terk ediyordu.
Tam o sırada, göz ucuyla bir fotoğrafa takıldı ve gördüklerine inanamadı. Bir adamın kucağında, kırmızı elbiseli küçük bir kız çocuğu vardı. Bu elbise, ona fazlasıyla tanıdık geliyordu. Ayşe fotoğrafa doğru uzanırken, sızı katlanarak dayanılmaz bir acıya dönüştü. Kalbi sıkışıyor, gözlerinden yaşlar boşalıyordu. Nihayet resmi eline aldığında bakakaldı. Çünkü fotoğraftaki çocuk kendisiydi.
Resmin arkasına baktığında, bir numara ve ölüm şekli yerine geçebilecek notlar, “cesedin bulunduğu oda” gibi ifadeler yazılıydı. Bir de çok anlaşılmayan bir yazıyla sol alt tarafta “Kızım adın gibi yaşayacaksın ve vatanının özgürlüğüne şahit olacaksın. Sana elveda demiyorum. Bilakis görüşmek üzere.” yazıyordu. Ayşe bir an için nefes alamadı. Böyle büyük bir acıya kim dayanabilirdi ki? Başı dönmeye başladı, gözyaşlarını tutamıyordu. Başını gökyüzüne kaldırdığında, göğsünde hissettiği sızı büsbütün derin bir yaraya dönüştü. Eliyle göğsünü yokladığında parmaklarına kan bulaştığını fark etti.
Panikle çantasından küçük aynasını çıkardı, gömleğini açıp göğsündeki yarasına baktı. Daha önce yalnızca bir iz şeklinde olan çizginin artık bir yarığa dönüştüğünü gördü. Ayşe, o an yarasının kaynağını bulmuştu. Geçmişindeki kayıp travmasına kavuşmuştu.