Soğuk ve yağmurlu bir gecenin ardından baharın habercisi kuşlar ötmeye başlamıştı. Mart ayının ıslanmış toprak kokusu ve canlanmaya başlayan çiçekler ölü kışın ardından gelen yaşamı müjdeliyordu.
Odasının camını araladı ve havanın kokusunu içine çekti. Yaşamaktan aldığı keyif kadar hiçbir şey onu mutlu etmezdi. Kenti çevreleyen dağların üzerine kurulu sarayın penceresinden dünyayı seyretmek onun yaşama bağlanma sebebiydi.
Odaya yardımcılardan bir kadın girdi. Prensesi selamladı. “Efendim doğum gününüz için hazırlanan elbisenizi getirdim. Babanız törenin iki saate başlayacağını bildirdi.’’ dedi ve odadan çıktı.
Sihaya* bugünün önemini biliyordu. Bugün yirmi yaşına girecekti. Yirmi yaşına girmek yetişkin olmak demekti. Bugün tacı takacak ve prenses koltuğuna oturacaktı.
Hazırlandı ve unuttuğu bir şeyi hatırlayarak odadan çıktı. Koridoru dönerken sarayın şifacısı yaşlı Mukan’ı gördü. Bu sarayda tek sevdiği insan oydu. Yaşlı Mukan’ı küçüklüğünden beri tanırdı. Annesi olmadığı için Sihaya’nın sorumluluğunu Mukan üstlenmişti. O Sihaya’nın tek dostuydu. Şimdilerde biraz yaşlandığı için her işe koşamıyordu ancak Sihaya onu koşulsuz, bir anne gibi, seviyordu.
“Ah Mukan ben de senin yanına gelecektim. Bugün taç giyerken yanımda olmanı istiyorum. Yoksa sensiz çekilmez olur.”
“Elbette olacağım. Fakat bugünün özel bir yanı daha var. Senden sır gibi sakladığım şeyi bugün açma vaktin geldi. Annenin yadigârı ahşap sandığı açacaksın.”
Sihaya çok mutlu oldu. Annesinden kalan tek şey o sandık ve içindekilerdi. Bugün vakti gelmişti.
Tören alanına geçtiler. Sihaya babasının yanında saygıyla eğildi ve taç giyme töreni için halkı selamladılar. Babası prenses tacını kızına giydirdi. Sihaya babasına baktı. Onun soğuk ve sert yüzünün ardında kızını sevdiğini söyleyen bir baba hayal etti. Annesini hiç bilmiyordu. Öldüğünü söylemişlerdi. Zaten kimse ondan bahsetmiyordu. En azından babasının bir kez olsun ona gülmesini isterdi.
Şifacı Mukan, Sihaya’nın gözünden damlayan bir tutam yaşı sildi. Törenin ardından tebrikler alındı. Ortalık sakinleşince Mukan’ı buldu ve sandığın olduğu odaya vardılar. Mukan sandığı açtı ve odadan ayrıldı.
Sihaya sandıkta bir mektup gördü. Altında ise birkaç kıyafet vardı. Mektubu eline aldı ve sandığın kenarına çöküp okumaya başladı.
Kızım, ilkbaharım, Sihaya’m…
Sen bu mektubu okuyorsan ben çok uzaklardayım demektir. Nerede olduğumu ben de bilmiyorum. Yıllardır kayboldum, arıyorum, bulamıyorum.
Bu her anlamda gerçek bir mektup. Gerçeklerin mektubu. Sen bugün taç giydin. Bir prensessin artık. Taşıdığın tacı yalanlarla değil gerçeklerle taşımanı isterim.
Ahh Sihaya’m ne kadar çok isterdim senin kokunu içime çekebilmek doya doya. Olmadı kızım, ben dik durmayı başaramadım. Sen başar diye sana her şeyi anlatacağım.
Babanla pazarda tanıştık. Güney’den sebze ve meyvelerimizi satmak için Kuzeye gelmiştik. Baban o zamanlar kraliyetin katı kurallarına karşı koyan asi bir gençti. Kraliyet asla Güneyli bir pazarcının kızının gelin olmasını istemezdi. Ama baban dimdik durdu onların karşısında. Babasına meydan okudu. ‘Eğer ben taçtan vazgeçersem bana soyumuzda yerime geçecek başka bir erkek göster!’ dedi babasına. Krallığı kurtarmak için kabul etmek zorunda kaldılar.
Ben o zamanlar genç, güzel ve mutluydum. Ben de baban gibi bazı şeyleri anlayamayacak kadar tazeydim. Hâlâ kendime sorarım ‘Saraya girince mutlu mu olacaksın sandın?’ Ah kızım anlayamamışım bazı şeyleri.
Sarayda ilk zamanlar karşımda saygıyla eğildiler. Ben de aptalca bir gün kraliçe olacağım hayaliyle yaşadım. Saray hayal kurmak için çok müsaitti. Pencereden yükselen dağları izlerken hayat giydiğim elbiseler kadar renkliydi.
Hep bir kızım olsun istedim. Bu renkli hayatı onunla paylaşmak istedim. Çünkü pencereden izlediğim hayat bana bunu düşletti. Hep ilkbahardı benim için.
Sonra bir gün deden öldü ve baban krallık için yemin etti. Artık o kral bense kraliçeydim. Gözümü boyayan bu şaşalı şeyin sonum olduğunu bilmezdim. Saray kadınları artık bana gerçek yüzlerini göstermeye başladı. Meğer bir planları varmış. Herkesi bana düşman yaptılar. Ben insanların gözünde kötü, iğrenç bir insan oldum. Baban bana inandı. Beni başlarda ayakta tutan şey buydu.
Bir gün bana tuzak kurmuşlardı, ölecektim. Şifacı Mukan beni kurtardı. Yemeğime koyulan zehri fark etti. Saraydaki onca kötülüğün içinde tek iyi insandı.
Ben yaşadığım şeylere dayanamadım ve hastalandım. İyileşmem uzun sürdü. Mukan beni hiç yalnız bırakmadı. İyileştikten kısa bir süre sonra karnımda senin olduğunu öğrendim. Bu benim hayata tutunma sebebim olmuştu. Ancak mutluluğum kısa sürdü. Yakalandığım hastalığın vücudumu terk etmediğini öğrendim. Bende bir tuhaflık vardı. Ne zaman üzülecek olsam, ağlasam, sinirlensem vücudum kabarmaya başlıyordu. Ellerim, yüzüm şişiyor, kendimi tanıyamıyordum.
Yürümekte zorluk çektiğim zamanlarım oldu. Eski hâlime dönmek için ne yapılır bilemiyordum. Mukan bilgileriyle çok yardımcı oldu ama hiçbir şey işe yaramıyordu.
Kendimi mutlu etmeyi denedim ancak başaramadım. Hiç derdim yokmuş gibi şimdi de insanlar vücudumla alay etmeye başlamıştı.
Başta hamile olduğum için kilo almam normal sandım ancak kontrol edemediğim şekilde vücudum büyüyordu. Üstelik hiç yemek yemediğim günler bile…
Benim en derin yaram babanın gözlerinde biten aşkı görmemdi. Bana bir hiçmişim gibi davranmaya başladı. Tek saygısı karnımdakineydi, sanaydı.
Ağladığım günleri sayamam sana kızım. İlkbahar gitti, kış geri geldi. Hem de hiç gitmemek üzere.
Unutamadığım bir anım var. Kraliyet olarak davet edildiğimiz yemekte salonun giriş kapısından geçememiştim ve kapının kolu kırılmıştı. İnsanların dal gibi ince, uzun ve yakışıklı kralın yanına beni yakıştıramadıklarını görebiliyordum.
Ahh kızım sonra sen doğdun. Biraz olsun yüzüm gülmüştü. Ancak sarayda hiçbir değerim kalmamıştı. Pencereden izlediğim nehrin kenarında bir gün canıma kıyacaktım da Mukan beni kurtardı. Gitmeliydim kızım, gitmeliydim. Seni yanıma alamazdım çünkü yolum uzun ve zorluydu. Üstelik cebimde param dahi yoktu. Seni Mukan’a bıraktım ve gittim. Kokunu alabilmeyi ne kadar isterdim. İlkbahar gibi kokuyorsun sen kızım.
Bu mektubu sen beş yaşındayken Güney’den yazıyorum. Zihnimdeki tüm kötü duygulardan kurtuldum. Artık eskisi kadar zayıf ve mutluyum. İçimde tek bir pişmanlığım varsa o da senden mahrum kalmamdır. Beni affet. Seni görmesem de her zaman seveceğim.
Annen Mia
Sandığın içinden geniş kıyafetler çıktı ve en dibinde bir fotoğraf vardı. Annesi… Hem de incecik, güzel ve mutlu.
Sihaya iki gün o odada ağladı. Mukan’ı kapıdan kovdu. En sonunda odadan çıktı ve aklındakini yapmak için hazırlanmaya başladı. Mukan’ın annesinin evini bildiğini biliyordu. Bu mektubu annesi Mukan sayesinde ulaştırmıştı. Bütün yalvarmaları sonucunda Mukan yolu gösterdi ve Sihaya Güney’e doğru yol aldı.
Prenses olduğunu saklayarak üç hafta atıyla yolculuk yaptı. Güney kasabasına varınca atını bir satıcıya emanet edip evi aramaya başladı. Sonunda aradığı yeri buldu ve bahçe kapısının dışından izlemeye başladı. Eski evin içinden bir kadın çıktı. Elindeki sepetlerde meyve ve sebzeler vardı. Sihaya fotoğrafı çıkardı. Annesi bu kadındı. Fotoğraftaki kadar genç değildi ama zayıf ve güzeldi. Mutluydu ayrıca. Annesinin ölmediğini gözleriyle gördü.
Adım atıp ona sarılmak istedi. Annesinin kokusu neydi bilmek istedi. Yapamadı. Annesinin mutluluğunu söndürmekten korktu.
Geri adım atarken bastığı çalılar ses çıkardı ve annesi sese dönüp baktı. Hareketlilik olduğunu fark etti ama kim olduğunu anlayamadı. Sihaya ot yığınlarının arkasına saklandı. Annesi Mia sese yaklaştı ve ağlamaya başladı. “Bu koku sanki ilkbahar gibi. Sihaya sen misin?”
Ses gelmedi. “Ah Mia o kadar yaşlandın ki aklını kaçırmaya başladın herhalde. Sihaya buraya gelmez ki. ” dedi ve geri dönüp eve girdi.
Prenses Sihaya duydukları karşısında yıllardır bilmediği bir hasretin acısını hissetti. İçindeki buruklukla saraya geri döndü. Ne yapacağını bilmiyordu ancak tek bir şeyden emindi. Bir gün annesine tekrar geri dönecek ve ona sarılacaktı. Birbirlerinde eksik olan şeyi tamamlayacaktı.
“Sadece bedenleri, şekilleri, görüntüleri sevenlere ne yazık! Ölüm her şeyi yok edecek. Ruhları sevmeyi deneyin, onlara yeniden kavuşursunuz.”**
Saliha Çolak
*Dune filminde geçen bir isim. Dune evrenindeki Fremen dilinde çöle gelen ilkbahar anlamındadır.
**Victor Hugo/Sefiller