Gözlerimi açtığımda anlam veremediğim bir yerdeydim. İlk yirmi saniye uğultular eşliğinde geçtikten sonra kendime gelmeye başlamıştım. Başımda bir hemşire serumun ayarını yapıyordu. Doğrulmaya çalıştım olmadı. Başımdaki sarsıntıyla yastığa çakıldım. Hemşirenin hareket etmememi önermesi, durum hakkında bazı tıbbi terimler içeren bilgiler vermesi bir kulağımdan girip öbüründen çıkmıştı.
O küçük gri araba bir dolmuşa ne kadar hızlı vurabilirse o kadar hızlı vurmuştu. Bu hatırladığım en son şeydi. Kütüphaneye gitmek için çıktığım evime henüz geri dönememiştim. Bu kaza bizim planlarımızın ne kadar da önemsiz olduğunu göstermişti yine.
Hemşirenin "ailenize haber vermemi ister misiniz?" Sorusuna hayır dediğimi hatırladım. Evet böyle olmalıydı. Üç şehir uzağımdaki ailem üniversite okumak için yolladıkları çocuklarının kaza geçirdiğini bilmeseler de olurdu.
Üç günün ardından kendimi daha iyi hissetmeye başlamıştım. Sol kolumdaki kırık ve beynimdeki sarsıntı dışında pek bir şeyim yoktu zaten. Doktorla konuştuğumda burada bir süre daha kalmam gerektiğini söyledi. Beynim fazla sarsıldığı için buna mecburmuşum. Kabul etmekten başka çarem yoktu zaten.
Arkadaşım ders çıkışı uğrayıp eksiklerimi getiriyordu. Bazı saatlerde de benimle kalıyordu. Odanın soluk mavi duvarları ancak yanımda arkadaşım olduğunda üzerime gelmiyordu. Bu renkten ne kadar nefret edilebilirse o kadar nefret etmiştim. Aslında rengin de duvarların da pek bir suçu yoktu. Başımda ve kolumda hissettiğim acıları sadece onlardan çıkarabildiğim için onları kötü bellemiştim.
Arkadaşım en son geldiğinde ondan defterimi ve kalemimi getirmesini istemiştim. Bu oda ilham almam gereken son yer olabilirdi belki ama kendime biraz olsun iyi olduğumu hatırlatmak için bir şeyler yazmam gerektiğini fark etmiştim. Sadece yazacaktım. Birbiriyle alakası olmayan kelimeleri yan yana getirmek bana biraz olsun iyi gelecekti. Sonuçta kötü yazmak serbestti.
Üç gün boyunca arkadaşımın olduğu zamanlar dışında bu odada tek başıma kalmıştım. Bu zamanı kitap okumak ve yazmakla geçirdim. Hareket alanım beynimin kendini dönme dolapta hissetmesinden dolayı kısıtlıydı. Doktor gelip bazı kontroller yapıyor, bana bazı röntgenler çekiliyordu. Üç günüm neredeyse böyle geçti.
Dördüncü günün sabahı daha iyi olduğum için beni dört kişilik bir odaya aldılar. Duvarlara tahammül edemezken insanlarla aynı odada kalmaya tahammül ediyor olmam iyileşmemin habercisiydi.
Odada benim dışımda yaşlı bir teyze ve ellili yaşlarda bir kadın bulunuyordu. Onları pek gördüğüm söylenemezdi. Yataklarını çevreleyen perdeler sürekli kapalıydı. Yatağımın yanındaki yatak geldiğim günün akşamı doldu. Benim yaşlarımda bir kızı yatırdılar. Onun koluna bağlı serumlar benimkine nazaran daha sık değişiyordu. Saatte bir hemşirenin biri gelip kızın koluna iğne vuruyordu. Benzi oldukça sarı, zayıf, saçları kumral bir kızdı. Fazlasıyla hasta görünmesine karşın çok neşeli biriydi.
Sabah hemşirenin başıma gelmesiyle uyandım. Durumum hakkında konuştuk. Birkaç gün içinde çıkabileceğimi söyledi. Gelen yemeği yedikten sonra hemşirenin getirdiği ilaçları içtim. Biraz kalkıp dolaşmak istedim. Perdeyi araladığımda yanımdaki kızın yatağının dibinde bir bileklik dikkatimi çekti. Sarımsı, küçük boncuklu bilekliği almak için yeltendiğimde kız perdesini açtı ve bana baktı. Bilekliğini düşürdüğünü söylediğimde yeni fark ettiği belliydi. Bilekliği için teşekkür edip bana bilekliğinden bahsetti.
Bilekliğindeki taşlar kehribar taşlarıymış. Taşların iyileştirici gücüne inandığı için bu tarz takılar takıyormuş. Benim sol kolumun kırık olduğu görünce bilekliğini bana hediye etmek istedi, hediyesini mahcupça kabul ettim.
Hastalığını sorduğumda zehirlendiğini söyledi. Hastaneye benimle hemen hemen aynı gün yatmış. Durumu iyiye gidince bu odaya almışlar. Laf arasında çok normal bir şeyden bahseder gibi ailesini yıllar önce kaybettiğini, zengin ama ilgisiz dedesinin ona sadece maddi destek verdiğini ve yıllardır böbreklerinin arızalı olduğunu bir çırpıda söyleyiverdi. Bu bilgiler sarsılan beynime çok hızlı iletildiği için tepki veremedim.
Başucumdaki defteri görünce konu kitaplara, yazılara, şiirlere geldi. Simyacı'daki yol metaforundan Cahit Sıtkı'nın ölüm korkusuna kadar çeşitli konular peş peşe sıralandı. Uzun zamandır fazla arkadaş edinmeyen biri olarak saatler içinde bir arkadaş edinmiş olmam beni de hayretler içinde bırakıyordu.
Biz konuşurken hemşireler saat başı geliyor kıza kolundan iğne yapıp gidiyorlardı. Enjeksiyon tedavisi alıyormuş. Bu tedavi sayesinde vücudundaki zehirlerin gideceğinden bahsetti. O kadar inançlıydı ki bir an onun benden daha hızlı iyileşeceğini düşünüp kıskanmıştım. Enjeksiyon tedavisini ilk kez alıyormuş. Kendini iyi hissettiğini söyledi. İlaç işe yarıyordu demek ki.
Onunla geçirdiğim iki gün boyunca hastane duvarları üzerime gelmiyordu ve renkleri de gayet iyiydi. Bu süre zarfında kehribar gibi nice taşların özelliklerinden bahsetti bana. Hatta hastaneden çıktığında ilk işi bana taş koleksiyonunu göstermekti. Bu sohbetlere enjeksiyon tedavisi için gelen hemşireler de bazen dahil oluyordu.
Tanışmamızın ikinci gecesi kız bir anda fenalaştı. Hemşireler geldi ve iki üç dakikalık kontrolün ardından kızı odadan taşıdılar ve hiçbir şey söylemediler. O gece merakla bekledim. İlacımı vermek için gelen hemşire kızın hastalığının böbreklere sıçradığını söyledi. Bu oldukça kritikti. Tekrar gelene kadar onu beklemeye karar vermiştim ama ne yazık ki ilacın etkisiyle uyudum.
Uyandığımda sabah olmuştu ve görevlinin biri yanımdaki yatağı topluyordu. Yataktan doğruldum ve ne olduğunu, kızın nerede olduğunu sordum. Cevap alamadım. Fazla bağırmış olmalıyım ki odadaki diğer hastalar da yatağında doğruldu. bir hemşire geldi. Dün gece bana ilaç veren hemşireydi. Ona baktım ve durumu izah etmesini bekledim. Onun yapabildiği tek şey başını ve dudağını esefle bükmekti.
O an her şey durmuştu benim için. Boşluğa düşmüş gibiydim. İki gündür tanıdığım biri benden en az birkaç yılımı almıştı. Duvarlar bu sefer en şiddetli haliyle üzerime geliyordu. Sargılı koluma baktım. Kehribar taşları... Hani enjeksiyon tedavisi işe yarardı.
O gün taburcu oldum. Arkadaşım beni alıp eve götürdü. Giderken düşündüğüm tek şey son üç gün içinde olanlardı. Bir insan nasıl hemen var olur ve aniden yok olurdu? Aklım bunu almadı. Bir gün öncesinde konuştuğum kişiyle bugün aynı dünya üzerinde yürümüyor oluşumuzu kabul edemedim. Onun artık bu havayı teneffüs etmediğini pek bilen yoktu belki ve ben ölümün son üç gündür yakınlarımda olduğunu anlamamıştım.
İçimdeki boşlukla eve geldim. Hayat devam etmeliydi ve öyle de yaptı. upuzun bir şarkının akılda kalan tek kelimesi gibi hastane günlerinden bana kalan tek şey Kehribar taşlı bileklik olmuştu.